ÇOCUKLARA OKUMA SEVGİSİ NİÇİN ve NASIL KAZANDIRILMALI
İngiltere’de İngilizce eğitiminin, Japonya’da Japonca eğitiminin,
Türkiye’de Türkçe eğitiminin iki temel amacı vardır: Çocukların anlama
ve anlatma becerilerini geliştirmek.
Bir çocuğun anlama becerisi iki yolla gelişir: Dinleme ve okuma.
Biz
öğretmenler çocuklarımızın iyi bir dinleyici olmasını isteriz. Ayrıca
iyi bir okuyucu olmaları için de gayret gösteririz. Çünkü iyi bir
dinleyici ve okuyucu olan öğrenciler dinleyip okuduklarını anlar,
özümler, yorumlar ve sonuçlara ulaşır. Bir paragraftaki ana ve yardımcı
fikirleri sezer. Yazarın ne demek istediğini anlar. Kısaca anlama
becerisi dinleme ve okuma yoluyla gerçekleşir.
Anlatma becerisi
ise konuşma ve yazma yoluyla gerçekleşir. Dil duygu ve düşünceleri
ifadeye yarayan bir araçtır. Dil eğitimi veren öğretmenler isterler ki
öğrenciler dinleyip okuduklarından anladıklarını, kişisel düşüncelerini,
iç dünyalarını konuşarak ifade edebilsinler. Yine kendi düşüncelerini
bir mektup, bir deneme, bir makale halinde yazılı olarak
anlatabilsinler.
Zaten dil dinleme, okuma, konuşma ve yazmadan ibaret değil midir?
İlköğretim
okullarında Türkçe eğitimi Türkçe dersi olarak, liselerde Dil Anlatım
Çalışmaları ve Edebiyat dersi halinde, üniversitelerde ise
Türkçe-Kompozisyon dersi adıyla kesintisiz sürmektedir.
Liseyi
bitirdikten sonra fakültelerin ister matematik, ister Türk dili ve
edebiyatı, ister mühendislik bölümlerine gidin Türkçe dersi zorunludur.
Bu zorunluluk dil eğitiminin kesintisiz devam etmesi gerektiği
düşüncesinden kaynaklanmaktadır.
İlköğretim sonu sınavlarından
üniversite mezunlarının katıldığı KPSS’ye (Kamu personeli seçme sınavı)
kadar her dereceli sınavda Türkçe sorularının ortak özelliği
kelimelerin, cümlelerin ve paragrafların anlamlarıyla ilgili soruların
yüzde yetmiş civarında olmasıdır. Kelime, cümle ve paragraf yorumuyla
ilgili sorular öğrencilerin anlama ve anlatma becerilerinin gelişip
gelişmediğini araştırır.
Kelime anlam birimidir. Öğrenciler çok
kitap okumalı, anlamını bilmediği kelime ve deyimlerin anlamını sözlüğe
bakıp öğrenmeli, öğrendiği yeni kelimeleri ve söz öbeklerini cümle
içinde kullanarak aktif kelime dağarcığına katmalıdır. Öğrenci cümlede
kullanılan kelimelerden birinin dahi anlamını bilmezse bir cümleyi hatta
bir paragrafı tam anlayamaz.
ÖSS’de “Aşağıdaki cümlelerin
hangisinde yazara yönelik olumlu bir eleştiri söz konusudur?” şeklinde
bir soru sorulmuş. Doğru seçenek şöyle bir cümle: “Onun romanlarında
sağlam bir tekniğin varlığı yadsınamaz.” Öğrencilerin yüzde doksanı bu
seçeneği işaretlemedi. Çünkü onlar “yadsınamaz” kelimesini “kabul
edilemez, söylenemez” gibi bir anlamda algılıyordu. Oysa “yadsımak”
inkâr etmek” anlamındadır. Bu durumda cümle: “Onun romanlarında sağlam
bir tekniğin varlığı inkâr edilemez.” anlamına gelir ve bu yargı olumlu
bir eleştiridir.
Kelimeler dizisi cümleyi meydana getirir. Cümle
ise yargı birimidir. Yani bir duyguyu, olayı, düşünceyi tam olarak
anlatan söz grubudur. Öğrenci bir cümleyi okuyup anlayacak, cümlede
vurgulanan yargıyı, yan yargıyı, sezdirilmeye çalışılan duyguları
sezecek. O cümlenin yakın anlamlısını, karşıt anlamlısını görecek.
Meselâ “Hiçbir insan esir yaşamak istemez.” cümlesiyle “Herkes hür bir
hayatı arzular.” cümlesi tamamen anlamdaştır. Fakat birisinin yüklemi
olumsuz, diğerininkiyse olumludur. Ayrıca anlamdaş bu iki cümlede
kullanılan sözcükler tamamen farklıdır. “Kadınlar zayıftır ama analar
güçlüdür.” ile “Analık kadına güç verir.” cümlesi arasında anlamca bir
fark var mıdır?
“Ercan bu soruyu çözer.” cümlesinde yeterlikli
olma vurgulanmaktadır. “Ercan bile bu soruyu çözer.” cümlesinde ise
“yeterlikli olmak”tan başka Ercan’ın küçümsendiği ve sorunun çok kolay
olduğu anlaşılır. “Bile” edatının yerini değiştirip cümleyi “Ercan bu
soruyu bile çözer.” şeklinde kurarsak Ercan’ın çok zeki olduğu ve
sorunun da çok zor olduğu anlaşılır.
Cümleler dizisi paragrafı
oluşturur. Paragraf ise düşünce birimidir. Her paragraf bir ana
düşünceyi vurgulayan, destekleyen, ispatlamaya çalışan cümlelerden
oluşur. Paragraftaki ana düşünceyi bir göl; cümleleri, örnekleri,
ayrıntıları gölü besleyen dereler, derecikler, yağmurlar, kaynak suları
gibi düşünebiliriz.
Çok kitap okuyan, sözlük karıştıran
öğrenciler kelimelerin anlamını, dolayısıyla cümlede vurgulananları, bir
paragraftaki ana ve yardımcı fikirleri kolayca anlar.
Çocuklarımızın
yüksek tahsil yapmasının yolu okumaktan geçer. Okumayan öğrencilerin
anlama becerisi gelişmemiştir. Dolayısıyla onlar kimya öğretmeninin de,
tarihçinin de ne dediğini anlamaz. OKS’de, ÖSS’de, KPSS’de kelime,
cümle, paragraf yorumla ilgili sorular arasındaki fark zorluk
derecesidir. Meselâ OKS’deki paragrafların ortalama kelime sayısı 40,
ÖSS’de 70, KPSS’de 90 civarındadır. Bir benzetme yaparsak ilköğretim
mezunu çocuklarımızdan bin, lise mezunlarından beş bin, üniversite
mezunlarından on bin metre koşmaları istenmektedir.
Bu durumda
çocuklarımızın ilköğretim birinci sınıftan üniversiteyi bitirinceye
kadar kitap okumalarını sağlamamamız gerekmektedir. Bir benzetme yapmak
istiyorum. Olimpiyatlarda 100 metreyi dokuz–on saniyede koşan bir atlet
olimpiyatlara gelinceye kadar her gün saatlerce spor yapar, yemesine
içmesine dikkat eder. 100 metrelik bir yarışta başarılı olabilmek için
binlerce kilometrelik antrenman yapar.
Çocuklarımızın iki saatlik
OKS’de, üç saatlik ÖSS’de başarılı olmasını istiyorsak sınava girinceye
kadar yüzlerce kitap okumalarını sağlamalıyız. Bu da ancak kitap okuma
sevgisi kazandırmakla gerçekleşir.
Peki çocuklarımıza kitabı nasıl sevdireceğiz?
Biz
Türkçe öğretmenleri öğrencilerimize “Şu ansiklopedileri okuyun,
bilginizi arttırın.” demeyiz. Kitap okumalarını isteriz. Roman, hikâye,
tiyatro, makale, deneme… Amacımız onlara bilgi öğretmek, onları profesör
yapmak değildir. Amaç anlama ve anlatma yeteneklerini geliştirmektir.
Okullarda
yaptığımız veli toplantılarında öğrencilerimizin anne ve babalarına
kitap okumanın öneminden bahsedince bazı veliler: “Evde üç–dört takım
ansiklopedi var hocam, vitrin boydan boya ansiklopediyle dolu; buna
rağmen çocuğum bir gün olsun bu kitapları açıp okumuyor.” diyorlar.
Zannediyorlar ki gazetelerin kuponla dağıttığı ansiklopedileri vitrinin
üst gözüne koymakla çocuklar okuma sevgisi kazanacak. Ansiklopediler
okunmak için hazırlanmamıştır ki çocuk okusun. Bu tip eserler müracaat
kitaplarıdır. Bir konuyu öğrenmek, bir konu hakkında bilgi almak için
hazırlanmıştır.
Benim evimde de ansiklopediler var. Çocuklarım
Türkçe veya edebiyatla ilgili bir soru sorduğunda onlara asla bilgi
vermedim, bir konuyu anlatmadım. Ansiklopedileri gösterdim. Çin
atasözünün dediği gibi onlara balık vermek yerine balık tutmayı
öğrettim.
Veliler soruyor: “Peki hocam okuma sevgisini nasıl kazandıracağız çocuğumuza?
Ben
de onlara kendi deneyimlerimi anlatıyorum. Ben aynı zamanda bir öğrenci
velisiyim. Kendimi başarılı bir veli olarak görüyorum. Çünkü en büyük
oğlum ÖSS’de –ki bir milyon yedi yüz bin kişinin yarıştığı bir sınavdır
bu- ilk bin içinde yer alarak Boğaziçi Üniversitesine girdi ve mezun
oldu. Ortanca oğlum ilk beş bine girerek İTÜ’yü kazandı ve mezun oldu.
Üçüncü oğlum ise İlköğretim yedinci sınıfta ve Bursa çapında yapılan
ortak sınavlarda ilk on içine girmeyi başarıyor.
Çocuklarımın bu başarısını zekâ ile asla izah edemem. Bu başarı kitap okumayla ilgilidir.
Ben
çocuklarıma kitap okuma sevgisini şöyle kazandırdım. Çocuk iki buçuk üç
yaşına gelip de cümle kurmaya başlayınca çok resimli, beş altı cümleden
oluşan
“Fatoş’un Maceraları” gibi kitaplar aldım. O kitapları
çocuklarıma resimleri birlikte inceleyerek okudum. Çocuk “Hadi yine
okuyalım baba.” dediğinde üşenmeyip tekrar okudum. Birkaç defa okuyunca
çocuk bu beş altı cümlelik kitabı ezberledi ve eve gelen akrabalara ve
misafirlere “Ben okumayı öğrendim.” deyip kitabın sayfalarındaki
resimlere bakarak okuma taklidi yaptı. Benim okuduklarımdan aklında
kalanları tekrarladı. Birkaç aferin ve çikolata gibi hediyeler çocuğun
okuma şevkini artırdı.
Çocuklarım bu kitapları oyuncak gibi de
kullandı, kitaptaki insan fotoğraflarına bıyık da yaptılar, hatta bize
kızdıkları zaman yırttılar da. O zaman küçük bir kitaplık yaptım ve “Bu
kitaplık ve kitaplar sizin; ister koruyun, ister yırtın.” dedim. Ne
zaman ki çocuk, kitaplarını korumaya, diğer çocuklardan kıskanmaya
başladı işte o zaman iş bitti. Kitap okuma sevgisi o tazecik dimağa, o
tertemiz ruha kazandırılmış demekti.
Daha sonra okula başlayıp da
bayram harçlıklarıyla kitap almaya başladıklarında ben içimden: ”Bu
çocuk üniversite sınavını kazanır.” demeye başladım. Geriye tek bir soru
kalıyordu: Acaba hangi üniversite, hangi fakülte, hangi bölüm? Bu
sorunun cevabı da lisedeki derslerle ve öğretmenlerle alâkalıydı.
Bu
yazıyı okuyan gençlere, yeni evlilere, üç–dört yaşında çocuğu olanlara
benim yöntemimi öneririm. Yüzde yüz garantilidir. Fakat çocuğunuz
beşinci, altıncı sınıfa gelmişse ve kitap okuma sevgisi kazanamamışsa
işiniz çok zor demektir.
Erturan Elmas
Bursa / 2008
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder