ŞARPA
Hep bilirdi buralarını. İşte şu yol, ana yoldan ayrılarak
sırtları gür ve sık ağaçlarla bezenmiş yeşil dağlara doğru kıvrım kıvrım
uzanan yol Tepeköy’e giderdi. Eyüplerin köyüydü orası. Eyüp’le yatılı
lisede aynı sınıfta okumuştu, oradan bilirdi.
Az sonra virajı
dönünce bir benzin istasyonuyla karşılaşacaklar, otobüs orada mola
verecekti. Ve yolcular her zamanki gibi otobüsten aceleyle inecek, ayak
bileklerini, dizlerini ileri geri oynatarak tuvalete koşacaklar, daha
sonra bazıları lokantaya girerken bazıları da yan taraftaki büfeye
yaklaşacaktı.
İşte gelmişlerdi bile. Otobüs ana yoldan saptı,
istasyona girip benzin pompasına yanaştı. Yolcular ayaklandı. Kapılar
açıldı. Otobüs boşaldı… Şimdi kapıdan bir ses; eski bir ekodan,
cızırtılı bir mikrofonla, tıkanık bir hoparlör sesi girecekti otobüse.
Ve bu ses hiç nefes almadan, nokta-virgül dahi koymadan, bir çırpıda
söylenen kalıplaşmış bir cümleyi tekrarlayarak yolculara “hoş geldiniz”
diyecekti.
–– İstanbul’dan Bursa istikametine gitmekte olan 34 KC
642 Varan Turizm otobüs yolcuları kaptanınız Çiftlikköy restoranda
yarım saatlik yemek ve ihtiyaç molası vermiştir hepinize hoş geldiniz
der teşekkür ederiz.
Harfi harfine böyle diyecekti ses… Ve de
aynen böyle diyordu. Ercan’ın on senedir gelip gittiği yoldu bu. Her
virajı, yol kenarındaki her binayı, benzin istasyonlarını, hatta
buralarda çalışanları dahi bilirdi.
Bir uyuşukluk çökmüştü üzerine. İnmeyecekti otobüsten. İnse, şöyle bir adımlasa çok iyi olurdu ama üşeniyordu.
Sıkıntıyla
saate baktı. İkiyi on geçiyordu. Ancak iki saat sonra köyüne
varabilirdi. Ne tükenmez bir zaman, ne bitmez bir yoldu bu!.. Şu yarım
saatlik yemek ve ihtiyaç molası verilmese olmazdı sanki. Şişman şoför
ile paraları alelâde kâğıtlar gibi buruşturarak cebine sokan uzun saçlı
hoppa muavin lokantada kebap ve pilâv yedikten sonra kayısı hoşafını
kaşıklamasa olmazdı. Her seferinde böyle olurdu ve hep bu lokantada
yemek yerler, çaylarını içip Amerikan sigaralarını yakarlar, keyifleri
gelince yola koyulurlardı. Bir değil, iki değil, üç değildi. On senedir
hep böyleydi.
Büfenin önünde ayaküstü meşrubat içen yolculara
baktı. İşte böyle, hep böyle içerlerdi. Fakat içmeden önce mutlaka
tuvalete giderlerdi.
Kendi kendine tebessüm ederek:
–– Hayat, diye mırıldandı.
Sekiz
yaşlarında bir çocuğa takıldı gözleri. Çocuk saatlerdir otobüste
oturmaktan bıkmış, yaşının verdiği canlılıkla otobüse kadar koşuyor,
kapıya elleriyle dokunup büfeye doğru seğirtiyor, çayını yudumlayarak
sigarasından çeken babasının bacaklarına sarılıp yine gerisin geri
koşuyordu. Kendi kendine bir oyun uydurmuş; boş meydanda, otobüste
oturmanın acısını çıkarıyordu.
Çocuğu bir müddet süzdü. Sora daldı gözleri.
Ercan
da koşardı. Fakat hiç kimse göremezdi onun koştuğunu. Ve kimse
gülemezdi ona. Diğerinden on santim kısa ayağına bakarak kimse “yampiri”
diyemezdi. En çok Sarıpırnal’a giderdi. Sarıpırnal yolu düzdü ve hep
çalılarla kaplıydı etrafı. Ercan bu yolda koşardı. Çoğu zaman oralarda
kimse bulunmazdı. Çünkü Sarıpırnal yöresi çalılarla, pırnallarla,
çakırdikenleriyle, taşlarla kaplı çorak bir araziydi. Bu yol ancak kış
yaklaşırken işe yarar, köylüler odun kesmek için dağa bu yoldan giderdi.
Ercan
sekiz yaşından beri orada koşardı ve yaşı yirmi olmuştu. Köye varınca
yine oraya gidecekti. Annesinin, babasının elini öptükten sonra köyden
çıkacaktı ve Sarıpırnal yoluna girecekti. Bir sigara yakacaktı.
Çekecekti sigarasından. Baharla birlikte otun, yeşilin, toprağın,
çiçeklerin, çalıların kokusunu ve rengini sindire sindire çekecekti
sigarasından. Sonra adımları sıklaşacak, her geçen saniye hızlanacak ve
koşacak, koşacaktı… Alnından boncuk boncuk terler akacak, iç çamaşırları
kalıp gibi bedenine yapışacak ve sol tarafa yalpalaya yalpalaya
koşacaktı. Kan ter içinde kalıncaya kadar ve o ağacın, o ihtiyar, o
gövdesinde bir kocaman oyuk açılmış meşe ağacının gölgesine takatsiz
uzanıncaya kadar koşacaktı.
Sonra göğe dikecekti gözlerini. Ve
gökte bembeyaz, küme küme bulutlar uçuşacaktı. Ve az sonra bulutları
göremeyecekti yanan gözleriyle.
Ağlayacaktı.
Kolunun yeniyle gözlerini sildi.
Otobüs
hareket ediyordu artık. Mikrofondaki ses aynı cümleyi, sonunda
“hepinize hayırlı yolculuklar diler teşekkür ederiz” şeklinde değişiklik
yaparak tekrarlıyordu.
Şimdi sıra sıra çınarların gölgelediği
bir otobana girmişlerdi. Birkaç dakika sonra Yalova’dan geçerek sol
tarafı uçurumlarla, sağ tarafı kayalarla incelmiş bir yola girecekler,
keskin virajları ağır ağır dönecekler ve sonra yeşilin her tonuyla
parsel parsel yamalanmış, dalgalı bir halıyı andıran tarlaların
kıyılarında çobanlar, keçiler ve kuzular görerek yollarına devam
edeceklerdi.
Hepsini, hepsini biliyordu Ercan. Yatılı liseye,
üniversiteye gidip gelirken hep bu yollardan geçmişti. Ve daha bir sene
katlanacaktı bu eziyete. Bir sene sonra tarih öğretmeni olacak, yeni
diyarlara, yeni yollardan, hiç bilmediği, görmediği yerlerden geçerek
gidecekti.
Aynı manzaraları görmekten usanmıştı. Hâlsizce
yolculara baktı. Öbür taraftaki koltukta temiz giyimli, jöleli saçları
arkaya taranmış otuz yaşlarında biri vardı. Sıcaktan bunalarak ceketini
çıkarmış, gömleğinin kolalı yakasını açmış, kravatını gevşeterek
düğümünü muska gibi göğsüne kadar indirmiş dışarısını seyrediyordu. Sol
tarafında oturan tombulca karısı parfüm kokuları saçan başını kocasının
omzuna yaslamış uyuyordu.
Ercan kadına ve kocasına imrenerek
baktı. Tam hayallere dalacaktı ki hemen yanı başında uyuklayan, esmer
derisi kemiklerine yapışmış, haftalardır kestirmediği kır sakallarıyla
korku filmlerindeki hortlakları andıran, nereden gelip nereye gittiği
belirsiz, üstü başı perişan koltuk arkadaşını fark ederek yüzünü
buruşturdu.
“Uyusam...” diye geçirdi içinden.
Ne boş bir
düşünceydi bu!.. En sessiz gecelerde, en rahat yatakta dahi saatlerce
uyuyamazdı. Bir sağa, bir sola dönerek giden bu otobüsün içinde mi
uyuyacaktı? Şu daracık koltukta iki büklümken mi yapacaktı bu işi?
Uyuyacaktı ha!.. Hem de yanında ne idüğü belirsiz biri varken… Koltuk
arkadaşına kötü kötü baktı. Otobüse binince başlamıştı uyuklamaya, hâlâ
aynı vaziyetteydi.
“Ne yapsın fukara!..” diye düşünerek kızdı kendine.
Terliyordu. Daha iki saat vardı. Nasıl geçecekti zaman?
“Kitap
okusam?” diye düşündü. İki gün önce güzel bir romana başlamıştı. Stefan
Zwaig’in “Merhamet” adlı romanıydı bu. Ancak yol telâşıyla
bitirememişti. Sanki yazar Ercan’ı anlatmıştı romanında. Ercan’ın iç
dünyasına inmiş de, acılarını, hayallerini, düşüncelerini bir bir
okumuştu. İlk defa bir romanda kendisini bulmuş, ilk defa bu kadar zevk
almıştı bir romandan. Zevk de değildi bu. Istırap çekiyordu okurken.
Fakat tatlı bir ıstıraptı çektiği.
Koltuğun altındaki küçük valizi çıkarırken elleri titriyordu. Valizi açarak elini soktu. Kitap dipte olmalıydı. Elleriyle aradı.
Bu da nesiydi? Eli yumuşak, kaygan bir kumaşa değmişti.
––
Allah Allah!.. diye mırıldanarak kumaşı kavradı, çekti. Henüz valizden
çıkarmıştı ki beynine balyoz gibi inen bir hatırlayışla ne olduğunu
anladı. Kalbi yanıverdi. Çekingen gözlerle çevresine bakınarak iki
avucunun arasına aldı kumaşı, sıktı. Başkalarının görmesinden çekinir
gibi, suç işliyormuş gibi bir hâli vardı.
Allı yeşilli, güllü
çiçekli bir şarpaydı bu. Kadınların, bilhassa köy kızlarının kasabaya
inerken taktıkları, bayramlarda, düğünlerde başlarından eksik
etmedikleri –eşarp da denilen- bir şarpa…
Kapalıçarşı’dan
almışlardı. Zorla götürmüştü Erol. Oysa Ercan’ın bir sürü işi vardı.
Eşyalarını, kitaplarını hazırlayıp bavullara yerleştirecek, Topkapı’ya
giderek bilet alacaktı. Fazla üsteleyince kıramamıştı Erol’u. Beraber
gitmişlerdi Kapalıçarşı’ya.
Erol nişanlıydı. Dükkân dükkân
gezerek nişanlısına, anne ve babasına hediyeler alıyordu. Mağazanın
birinde etek ve blûzlara bakarken bir ara Ercan’a dönerek:
–– Sahi sen niçin almıyorsun? diye sormuştu. Ercan:
–– Param yok, diye cevap verdi.
Erol tezgâhın üzerindeki şarpaları göstererek:
––
On liran da mı yok? diye sordu. Güzel şarpa bunlar… Bir tane al da
sevgiline götür. Sevinir kızcağız. Böyle şeyleri ihmal etme oğlum!
Kızlar hediyeden çok hoşlanır. Paran yoksa ben vereyim.
İşte o
zaman kafasına kocaman bir taş düşmüştü Ercan’ın. İşte o zaman kaynar
sular dökülmüştü başından. Beyni zonklamaya başlamış, vücudu tepeden
tırnağa yanmıştı. Yüzünün kıpkırmızılığını örtmek için işi şakaya
vurarak:
–– Benimki erkek tabiatlı, demişti. Hoşlanmaz böyle
şeylerden. Hem kendi paramla almadığım bir şeyi hediye olarak nasıl
götürebilirim?
Erol yine de almıştı şarpayı. “Borcun olsun.”
demişti. “Kaçakçı değilsin ya, yaz tatilinden sonra verirsin.” demişti.
“Sevinir” demişti. “Sevgiline götür” demişti. “İstanbul’da olmadığına
göre memlekette sevgilin vardır elbet” demişti. “Vardır” demişti.
“Memlekette… sevgilin… sev-gi-linnn” demişti.
Sol ayağı sızlamaya
başladı birden. Müthiş bir acıydı bu. Çeliğin sertliğini kemiklerinde,
çın çın çınlayan seslerin “yampiri”sini kulaklarında, ateşin
yakıcılığını yüreğinde hissediyordu. Bir titreme nöbetine kapılmış soğuk
terler döküyor, bütün uzuvları irade dışı sallanıyordu. Dişleri
kilitlendi. Avuçları arasındaki şarpaya korkarak ve düşmanca baktı.
Alını yeşilini, gülünü çiçeğini görmek istemiyordu. Sıktı, sıktı…
“Al
sevgilim… Sevgilim! Bak sana İstanbul’dan ne getirdim!... Sevgilim;
benim, benim sevgilim… Bana mektuplar yazan, beni geceler boyu düşünen
sevgilim.. Al, al, bu senin olsun’…Sevgilim, benim biricik sevgilim…”
Ayşe’ydi
adı. Fatma’ydı veya Zeynep’ti. Güzeldi, çirkindi, uzun boyluydu, kısa
boyluydu. Esmerdi veya sarışındı. Kara gözleri vardı. Gözleri deniz
mavisiydi… Mutluluk gözlerinden, allaşan yanaklarından, titreyen
ellerinden okunuyordu. Ve şarpayı almak için uzatıyordu ellerini. Kar
gibi beyazdı elleri. Nasır tutmuştu elleri. Elleri çatlak çatlaktı.
Yumuşacıktı elleri. Ve elleri mini miniydi. Koskocamandı elleri…
Ve diyordu ki:
“Ercan! Sevgilim… Seni seviyorum. Sevgilim, sevgilim!...”
Ve
Ercan işitiyordu bu kelimeyi. Bu güne kadar hiçbir kıza söyleyemediği,
hiçbir kızdan da işitemediği bu kelimeyi… İşitiyordu işte; kulaklarıyla.
Ve Emine’ydi adı. Sevil’di, Vildan’dı…
Gözleri
iri iri akıyordu şimdi. Uzandı, otobüs penceresinin camını çekti.
Ellerine dikenler gibi, iğneler gibi batan şarpayı hırsla savurdu
dışarı. Şarpa rüzgârda büyüyerek dalga dalga uçtu.
Eğildi Ercan. Bir topak oldu. Tutamadı kendini, kusar gibi hıçkırdı.
Bütün yolcular ona bakıyordu şimdi; şaşkın, gülerek, acıyarak, kızarak…
Son
Erturan Elmas
İstanbul / 1978
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder