AYRANCI HASAN’IN OĞLU CONİ BİTILS
(Tek kişilik oyun)
(İki perde, dokuz sahne)
Birinci perde
Sahne Bir
(Dekor:
Fakir bir öğrenci odası. Solda bir kapı. Ortada; üzerinde sürahi,
bardak, küllük vb. bulunan tahta bir masa ve bir sandalye. Sağ arka
plânda, duvar dibinde bir somya. Karşı duvarın sol tarafında bir
pencere. Duvarda bir ayna, birkaç gömlek, ceket, pantolon vb.
asılmıştır. Sağ duvarda mutfağa açılan küçük bir kapı…)
FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1974. Kasımın biri. Pazar. Gece…
(Işıklar
söner. Kırmızı bir ışık veren projektör perdeyi aydınlatır. Perde
açılırken daha evvel kasete alınan sesler mikrofondan verilir. Projektör
odayı taradıktan sonra somyada durur. Mehmet yatakta yatmaktadır.
Fondan verilen sesleri dinlerken sıkıntıyla kıvranmaktadır.)
FONDAN
SES: (Saatin çalışırken çıkardığı tik-tak sesleri sinir bozucu şekilde
alçalıp yükselerek dokuz – on saniye sürer. Anne ve baba sesleri
duyulunca azalır.)
ANNE SESİ: (Hüzünlü) Oğlum, bir tanem,
Mehmet’im benim. Beni bırakıp İstanbullara mı gideceksin? Senin
hasretliğine nasıl dayanırım ben? Vazgeç büyük okullarda okumaktan
oğlum. Köyde kal daha iyi. Allah kimi aç bırakmış ki sen kalasın?
FONDAN SES: (Gittikçe yükselen saat tıkırtıları… 5–6 saniye sürer.)
BABA
SESİ: Biliyorsun ki oğlum anan dişlerini çektirdi. Ona yeni, iyi dişler
lâzım. Senin üniversite davan ortaya çıkınca yaptıramadık. Varsın anan
bir yıl daha dişsiz gezsin; yeter ki sen oku!..
FONDAN SES: (Saat tıkırtıları…)
ANNE
SESİ: İstanbul büyük şehir evlâdım. Kendini koru. Hırsızı var, arsızı
var. Herkesle dost olma. Kendine dikkat et, paranı çaldırma. Her
yerlerde gezip tozma. Hele karı kız peşinde hiç koşma.
(Saat tıkırtıları)
BABA
SESİ: Beş yüz, altı yüz, yedi yüz… Al bunları oğlum. Ancak bu kadar
bulabildim. Parayı idareli kullan. Abur cubura harcama. Kitap için
paraya hiç acıma. Hocaların ne kitabı söylerse al. Kitap için ceketimi
satar sana yine para bulurum.
(Saat tıkırtıları)
ANNE
SESİ: Kara kaşlı, kara gözlü, eli ayağı temiz, namusluca bir kız alırız
sana. Gül gibi geçinir gidersin oğlum. Yeter ki gönlünü İstanbul
kızlarına kaptırma.
(Saat tıkırtıları)
BABA SESİ:
İstanbul büyük şehir oğlum. Sense çok küçüksün. Yolda yürürken
apartmanların son katlarına bakma. Zenginlerin hayatına özenme. Başın
dönüverir de düşersin sonra. Hep derslerine çalış. Gazinoya, pavyona,
meyhaneye gitme!
(Saat tıkırtıları)
ANNE SESİ: Gece
yatarken üç kulhüvalla, bir elham oku. Allah’a sığın da uyu. Yatarken
üstünü iyice ört. Kışın iki tane çorap, iki tane kazak giy üstüne.
BABA
SESİ: Anarşistlik yapma oğlum. Karışma kavga yapan gençlere. Eğer
karışırsan, adam öldürür banka soyarsan, Türk askerine kurşun sıkarsan
beni baba belleme. Bil ki ben yokum, bil ki ben öldüm. Vatan için,
millet için çalış. Allah’a inan ve güven…
(Saat tıkırtıları)
ANNE
SESİ: (Bundan sonraki sesler yankılı ve çıldırtıcı bir hüviyet
taşıyarak bazen saat tıkırtıları içinde erimeli ve bazen de top gibi
patlamalıdır.) Üstünü ört. (Çığlık hâlinde) Öööört, ööört!...
BABA SESİ: Okuuu, okuuu!
ANNE SESİ: Kara kaşlı, kara gözlü, kara,karaaa, karaaaa!..
BABA SESİ: Karı kız peşinde koşma, koşma, koşmaaaa!
ANNE SESİ: Karaaaa!
BABA SESİ: Okuuu!
ANNE SESİ: Öööört!
BABA SESİ: Koşmaaaa!
(Sahnenin ışıkları yanar.)
MEHMET:
(Işıklar yanınca üzerindeki battaniyeyi hırsla savurarak yataktan
fırlar. Çok sinirli.) Yeter be, yeter! Bıktım artık! Kurtulamayacak
mıyım sizden? Yok üstümü örtecekmişim, yok sağıma soluma dikkat
edecekmişim, yok karı kız peşinde koşmayacakmışım! (Yavaş yavaş
sakinleşir.) Çocuk muyum ben be? Ne yapacağımı bilmez miyim? (Alaycı)
Kara kaşlıymış, kara gözlüymüş! eli ayağı temiz, namuslucaymış! (Güler.)
Pis Çakır Mehmet’in kokana kızı Ayşe’yi mi alacaksınız bana? (Mağrur)
Hiç ona tenezzül adar miyim ben? Kimmiş Ayşe? Çakır Mehmet’in kızı. Yani
Sazpınar’dan bir köylü… Bense üniversiteli bir gencim. Boşuna mı davul
dengi dengine demişler? Hiç Ayşe bana yakışır mı? Güzel olmasına güzel
kız; güzel ama; şalvarının, başörtüsünün içinde bir et yığınından başka
bir şey değil. Daha “Seni seviyorum.” bile diyemiyor. Çıkar pencereye
(taklit ederek) “Seni seviyom Meemet; Meemet seni çok seviyom…” Başka
bir lâf bilmez ki zaten. O kadar çok uğraştım, seni seviyorum
dedirtemedim. (Küçümseyerek.) Yakışmıyor ki ağzına!.. (Az duraklar.
Birden irkilir.)
Ne oluyor bana yahu? Kendi kendime neler
saçmalıyorum ben? (Aynaya bakar.) Ulan Rezil Mehmet, ulan sefil Mehmet!
Altı yıldır özlemini çektiğin İstanbul’a gelmedin mi? Altı yıldır hayal
ettiğin üniversite hayatına kavuşmadın mı oğlum? (Anî bir dönüşle)
Kavuştun ve başladın üniversite hayatına. Ne diye sinirlenip
saçmalıyorsun peki? Önünde daha altı yıl var enayi. Tam altı yıl
İstanbul’da olacaksın ve hep yalnız başına yaşayacaksın. Altı tane yıl…
(Parmaklarıyla sayarak) Bir değil, iki değil, üç değil, tam altı tane
yıl. On iki, yirmi dört, kırk sekiz, yetmiş iki… Yetmiş iki tane ay.
Yani yetmiş iki tane otuz gün. Güne vurursak saymakla bitmez. Bu zaman
zarfında İstanbul’dasın ve kuşlar kadar hürsün. Ekmek elden, su gölden…
Ayrancı Hasan göndersin paraları. Fakülte dört yıllık, dört yıllık ya,
ben enayi miyim dört yılda bitireyim! Nasıl olsa devlet baba altı yıl
okuma hakkı tanımış. Kitaplara kapanıp dört yılda bitireceğime, krallar
gibi yaşar, altı yılda bitiririm. (Vücuduna hayranlıkla bakarak)
Evelallah gencim. (Sıçrar.) Sağlığım da yerinde. (Aynayı duvardan alarak
yüzüne bakar.) Az buçuk da yakışıklı sayılırız hani! (Kasılır.) Eee,
aynı zamanda üniversitede okuyoruz! Hayatın zevkini bu yıllarda
çıkarabilirim. Kolay değil üniversitede okumak. Kolay değil İstanbul’da
krallar gibi altı yıl yaşamak. Sazpınar köyünde var mı benim gibisi? Bu
nimetler benden başka kime nasip olmuş? Hiç kimseye… Bir bana nasip
oldu, bana, ben Mehmet’e…(Çok sevinçli. Heyecandan titreyen ellerle bir
sigara yakar. Anî bir refleksle sigarayı avuçları içinde saklayarak
çevresine bakınır. Yalnız olduğunu hatırlayınca kahkahalarla güler.)
Ulan
Mehmet, şartlanmışsın be! (Sigaradan uzun bir nefes çekip tavana doğru
üfler.) Yok baban artık, yok. Çek, çek ve savur dumanı. (Çeker, tavana
üfler.) Bir daha çek Mehmet! (Çeker. Hayatından memnun bir tavırla)
Hasan, Ayrancı Hasan, Çanakkale gazilerinden Ali Çavuş’un Ayrancı
Hasan’ı… Ve Ayrancı Hasan’ın oğlu Ayrancı Mehmet… Yani ben… Ve o benim
babam… Yok artık Ayrancı Hasan. Ve bir daha hiç olmayacak. (Biraz
düşünür, tebessüm eder.)
Şu Ayrancı Hasan büyük adam vesselâm!
Oğlu Mehmet’i on yedi yıl yedirdi, içirdi, okuttu, onu ta üniversiteye
kadar getirdi. Sonra İstanbul’da bir buçuk odalı ucuz bir ev tutup
eşyaları yerleştirdi ve gitti. (Odadaki eşyalara bakar.) Eşyalar,
eşyalar… Bu eşyaların hepsi benim. (Deli gibi) Şu masa benim. Bu
sandalye de benim. (Yatağa) Yatak, yatak; sen benimsin. Senin bir
görevin var; beni koynunda saklamak… (Yatağa uzanır. Tavana) Tavan,
tavaaan!.. Sen de benimsin. Senin de bir görevin var. Yağan yağmur ve
karları üzerime düşürmeyeceksin. Yani beni koruyacaksın. (Aniden kalkıp
aynanın yanına gider.) Bu ayna da benim. Ben saçımı tarayayım diye
konmuş buraya. İstersem tararım saçlarımı. (Saçlarını tarayıp sürahiye
bakar.) İstersem su içerim. (Bardağa su koyar, içecekken vazgeçer.) Ama
içmeyeceğim. Çünkü ister içer, ister dökerim. (Somyaya biraz su döker.)
Yatak ıslandı… Kim karışabilir ki? Karışamaz. Çünkü anam yok, babam yok,
ninem yok, amcam yok, yok oğlu yok… Ben varım, sadece ben varım… Ve bu
odadaki tüm eşyalar benim için konmuş buraya. Ben Mehmet için,
Ayrancıların Mehmet için, Sazpınarlı Mehmet için… Ama hayır. Sazpınarlı
Mehmet değil artık. İstanbullu Mehmet. Ayrancıların Mehmet değil,
üniversiteli Mehmet. (Çok gururlu) Mehmet, Mehmet Bey, beeey! Altı yıl
sonra da avukat Mehmet olacağım. (Taklit eder.) Sayın hâkimler, suçlu
gözüyle bakılan müvekkilim aslında bebek kadar masumdur, falan filân…
(İrkilir.)
Dağıtıyorsun oğlum, topla kendini. Delirmenin sırası
değil. Anladık, seviniyorsun ama, bu kadarı da fazla!... Biraz sakin ol.
(Pencerenin önünde durup dışarıyı seyreder.) Şimdi ben İstanbul’dayım
öyle mi? Yani ben şu an İstanbul’un havasını mı teneffüs ediyorum? Demek
bir gerçek bu? Üniversiteye girdim ve yarın okul açılıyor. Pardon
fakülte… Ve ben gideceğim, başlayacağım üniversite hayatıma. Şu karşıda
görülen binalar İstanbul’un apartmanları mı? Şu geçen taksiler
İstanbul’un yollarında mı dolaşıyor? (Aniden döner.) İnanamıyorum bir
türlü. Her şey ne kadar güzel, ne kadar iyi… (Duraklar.)
Bir
hatıra defteri tutmalıyım. Bugünü mutlaka not etmeliyim bir yere. Çünkü
bugün hayatımın dönüm noktası. (Masanın üstünde duran Bafra sigara
paketini avuçlarında buruşturup atar.) Sazpınarlı Mehmet’in öldüğü gün
bugün. (Duvara asılı ceketten bir paket filtreli sigara çıkarıp bir tane
yakar.) Üniversiteli Mehmet’in doğduğu gün… Yazmalıyım. Bütün duygu ve
düşüncelerimi aktarmalıyım bir kâğıda.
(Somyanın altındaki
bavulu karıştırır. Bir defter ve kalem çıkarıp masaya oturur, yazar.
Yazarken) Yıl 1974. Aylardan Kasım. Birinci gün. Yarın pazartesi. Yarın
üniversiteye okumaya gideceğim. Bugün çok büyük bir gün. Hayatımın dönüm
noktası. Çok mutluyum. (Seyircilere bakarak hayallere dalar.)
Çok
iyi hatırlıyorum. İlkokul bitmiş, ortaokula kaydolmak için kasabaya
inmiştik. Kayıt işi çabuk bitti. Babam sinemaya götürdü beni. İlk defa o
gün film seyretmiştim. O filmi hiç unutamam. İstanbul’da Beyoğlu’nda
çevrilen bir filmdi. Neler vardı filmde neler!... Taksiler, ışıklar,
apartmanlar, gazinolar… Sokaklar hep temiz ve güzeldi. Her taraf ışıl
ışıl… İnsanlar temiz, kibar ve daima mutluydular. O film o kadar çok
etkilemişti ki beni!.. Ben de onlar gibi yaşamak, eğlenmek istiyordum.
Bu arzu, içimde sökülüp atılamayacak bir ideal hâline gelmişti. Film
seyrettikçe, fotoromanları, gazeteleri okudukça, televizyon izledikçe
daha çok hırslandım. Öyle bir hayata kavuşmanın tek bir yolu vardı benim
için. Okumak; üniversiteye, yani İstanbul’a gelmek. Okudum. Değil
sınıfta kalmak, bütünlemeye bile kalmadım ve kavuştum özlediğim hayata.
(Tiksinerek)
Kurtuldum o pis köyden. Sazpınar… Sazpınar ve İstanbul… Biri gece, biri
gündüz. Sokaklar karanlık Sazpınar’da. Her yer toprak, toprak… Ve
toprakta yılanlar… İstanbul’da ise ışıklar, ışıklar ve yine ışıklar…
Sokaklar tertemiz ve insanlar mutlu. Binlerce eğlence yeri var
İstanbul’da. Sazpınar’da ise iki kahveden başka bir şey yok. O muhtar
denilen herife de lânet olsun! Kâğıt oyununu yasak etti. Eskiden pişti
oynardık da biraz eğlenirdik. Şimdi o da yok. Aman bana ne canım!..
Sazpınarlı ne yaparsa yapsın. Ben artık altı yıl uğramayacağım oraya.
Yazın da burada kalırım. İş bulur çalışırım, para biriktiririm.
(Yeni
hatırlamış gibi) Param var, param çok var.(Cebinden çıkarır.) Ayrancı
Hasan yedi yüz lira verdi. Ancak o kadar parası çıkışmışmış!... Aptal
mıyım ben? Hiç İstanbul’a yedi yüz lirayla gelecek göz var mı bende?
Yıllardan beri bugünler için biriktirdiğim paralar ne güne duruyor?
Pederden gizli az mı yevmiyeye gittim? Ama sonunda oldu. Tam bin dört
yüz lira biriktirdim. Hep bugünler için. (Paraları sayar.) Ayrancı
Hasan’ın verdikleriyle birlikte tam iki bin yüz liram oldu. Az para
değil. Galiba üniversitede okuyanlara her ay beş yüz lira kredi
veriyorlarmış. (Sevinçli) Ulan Mehmet, daha şimdiden maaş almaya
başladın be!.. Aldığım krediden Ayrancı Hasan’a bahsetmem. O parayı
kızlarla yerim. Ayrancı Hasan’ın gönderdiği ise yeme içme masrafı. Zaten
başka ne masrafım olur ki!.. Bir kalem, bir defter yeter de artar bile…
(Duraklar.) O kız…Ulan ne kızdı be!.. Siyah, kısa, hafif
dalgalı saçlı; parlak, kiraz dudaklı, mavi gözlü… Bir başka kızdı işte.
Tarifi imkânsız, öylesine güzel… Acaba bizim sınıfta mı? İnşallah bizim
sınıftadır! Yeni kayıt olduğuna göre bizim sınıftadır. Kayıt fişlerinde
adını gördüm. Berna’ymış adı. Berna… O kot pantolon da ne güzel yakışmış
ona! (Üzerindeki kumaş pantolona bakar.) Bıktım banlardan, üç yıldır
aynı elbiseyi giyiyorum. Yarın ben de kot alacağım. Kot pantolon
üniversiteli gençler arasında moda. Hemen yarın, yarın alacağım. Nasıl
olsa param var. (Duraklar.) Ya otobüsteki kız nasıldı? Sarışın olanı…
(Utangaç) Ama nasıl bakıyordu bana!... Ah ulan Ayrancı Hasan, yanımda
sen olmayacaktın ki!... Ama yarın olmayacaksın. Artık hiç olmayacaksın.
Her gün başka bir kızla flört edeceğim. Evlenmek, âşık olmak yok. Gömlek
değiştirir gibi kız değiştireceğim. Krallar gibi altı yıl yaşayacağım
İstanbul’da. Burada kız mı yok? Berna olmazsa Jale, Jale olmazsa Hale…
Haleler, Jaleler, daha neler neler!..
İKİNCİ SAHNE
FONDAN SES: (Dekor aynı. Perde açılmadan önce
fondan bir ses şu tarihi anons edecek.) Yıl 1974. Kasımın ikisi.
Pazartesi, gece.)
MEHMET: (Perde açıldığında sırtı seyircilere
dönüktür. Eski, yamalı bir kot pantolon giymiştir. Yeni aldığı kemeri
takmaktadır. Üzerinde bir atlet vardır. Az sonra seyircilere döner,
atletin ön tarafı yırtıktır. Masadan bir kilitli iğne alarak atletin
yırtık yerini tutturur. Sonra duvardaki aynayı alıp giydiği pantolona
bakar.) Yakıştı be!.. Çok güzel oldu. Yamaları da var. Tam vücuduma
oturdu. Yenileri üç yüz lira ama masmavi. Kotun beyazlatılmış olanı
modaymış. Eskileri dört yüz lira… Daha eskileri, bunun gibileri ise beş
yüz lira. (Yamaları göstererek) Elli lira bu yama için, elli lira da
diğer yama için. (Yatağın üzerinden bir kazak alıp giyer. Kazağın
üzerinde “jeans” yazmaktadır. Kazağın üzerine kot yelek giyer. Aynayı
yatağın üzerine koyarak hayranlıkla kendisini seyreder.)
Şimdi
oldum işte… Tam üniversiteli oldum. Altta kot, üstte kot yelek; içinde
de fiyakalı bir kazak. Jeans… Jeans diye yazılır ama cins diye okunur.
(Aynayı masaya koyarken masadan bir gazete düşer. Alır, sandalyeye
oturarak okumaya başlar.) Ayda Tekkan’a yeni burnu çok yakıştı, vay
anasını be! Gerçekten çok yakışmış. Beatlesler grubundan Ringo Star
iflâs etti. Ne, iflâs mı etmiş? Tüh be, yazık oldu Ringo’ya!.. (Sayfayı
çevirir.) Sosyal yaşam. Şereton otelinde evliliğe ilk adımı attılar. Bir
ay sonra boşanmazsa bu iki artist, kelleyi keserim. Kadınlar, makyaj
denilen silâhı kullanmasını iyi bilin… (Sayfaların arasından bir kadın
posteri çıkar. Şaşırarak sandalyeden fırlar.)
Aaa, bu Berna
be!.. Vallahi Berna!... Allah kahretmesin, değilmiş. Rakuel bilmem
ne!... Ecnebi artist. (Hayranlıkla bakar.) Ama ne kadar da Berna’ya
benziyor!.. Saçları, kaşları, gözleri… Her yanı canım, her yanı
benziyor. (Postere) Berna, Berna’m benim. Sensin bu. Belki de ikiz
kardeşin. (Duvara yaklaşır.) Bu posteri duvara asayım. Berna’nın hakiki
fotoğrafını alıncaya kadar bununla idare ederim. Çünkü Berna’nın aynısı.
(Posteri duvara iliştirir, karşısına geçer.) Vay anasını be!... Bu ne
benzerlik be kardeşim!... Bunu gör, Berna’yı görme. Bu bir artist, belki
de büyük bir şarkıcı. Berna ise benim sınıf arkadaşım. Benim sevgilim.
Anlarım yahu, velhasıl anlarım kızın güzelinden. Ulan Mehmet, artist
gibi kız buldun be!.. Hem de üniversite hayatının ilk gününde. Berna,
Berna… Ne güzel isim!... Acaba soyadı ne? Ama mühim değil, nasıl olsa
soyadı Demir olacak.
(Posterin yanına gider.) Mehmet Demir,
Berna Demir… (Aynayı alıp başını postere yaklaştırarak kendisini
seyreder.) Yakışıyoruz da… Sanki birbirimiz için yaratılmışız. (Aynayı
bırakıp taklit ederek) Sayın Mehmet Demir, Berna bilmem kimi eş olarak
kabul ediyor musunuz? (Utangaç) Evet, ediyorum. (Hüzünlü, masaya
yaklaşıp sandalyeye çöker.) Acaba o beni sevecek mi? Beni, ben Mehmet’i…
Sazpınarlı Mehmet’i, Ayrancıların Mehmet’i… Sevecek mi beni? Şehirli
kız o. Köylüyü küçük görür. (Postere bakarak) Köylü değilim derim. Benim
babam hem ithalatçı, hem de ihracatçı… Babamın mobilya mağazası var
derim. Kütahya’nın köyünde değil, içinde oturuyoruz derim. Ama demesem
de olur. Çünkü, çünkü o da beni seviyor. (Postere bakarak)
Aynen
böyle işte, böylece duruyordu karşımda. Gözlerimi gözlerine dikerek
yaklaştım. Ben baktım, o baktı; ben baktım, o baktı. Belki on saniye göz
göze bakıştık. Sonra yavaş yavaş yürüyerek yanından geçtim. Bir kere
daha gördüm ama uzaktan. O da beni gördü. Yalnızdı. Ben de yalnızdım.
Uzaktan, öylece “Ne olursun yanıma gel.” der gibi bakıyordu. Ama
gitmedim. Öğleden sonra ders programını almaya gittiğimde bir kere daha
gördüm onu. Programın asılı olduğu panonun önündeydi. Gideceğim dedim
kendi kendime. Yanı başına dikileceğim ve onunla birlikte panodaki
listelere bakacağım. (Taklit ederek.) Yaklaştım, yaklaştım; iki adım
kala durdum. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki!... Ayaklarım öylesine
titriyordu ki!.. (Ayaklarına) Titremeyin ulan, titremeyin!.. Bir adım
daha yaklaşsaydım mutlaka heyecandan bayılırdım. Öylece dikilerek onu
seyrettim. İşi bitti, döndü. Döner dönmez beni gördü. Gözlerine öyle
derinden baktım ki utançtan kıpkırmızı oldu. Başını öne eğip gitti. Ah
ne kadar güzel, ne kadar iyi kız Berna!..
Yarın dersler
başlıyor. Giderim, yanına otururum. Sınıf arkadaşı değil miyiz? Onun
yanına niçin oturdun diye kim suçlayabilir beni? Kimse suçlayamaz.
Otururum veya oturmam. Çünkü onun sınıf arkadaşıyım. Yanına oturur ve
tanışırım onunla. Benim adım Mehmet, Kütahyalıyım, babamın koltuk
mağazası var derim. O da bana benim adım Berna.” der. Öğle yemeğini
beraber yeriz. Onu en pahalı, en lüks lokantaya götürürüm. Birer sulu
köfte yeriz. Arkasından da birer pilav… Pilavın yanında da erik hoşafı…
Garsona tam beş lira bahşiş veririm. Sonra… Sonra hep öyle yaparız işte.
Derste yan yana oturur, sokaklarda kol kola gezeriz. O avukat olur, ben
hâkim. Evleniriz. (İrkilir.)
Yavaş ol Mehmet! Hani evlenmeyi
bir köşeye atacaktın? Hani her gün başka bir kızla flört edecektin? Hani
âşık olmayacaktın? İlk tanıştığın kıza âşık olmak var mıydı hesapta?
(Postere bakarak) Şuna bak be kardeşim! Âşık olunmayacak kız mı Berna!
Neyse, onunla işim ciddi olur, diğerleriyle dalga geçerim. (Yatağa
oturur, yastığı alıp hitap ederek) Berna, sevgilim, seni çok seviyorum.
Sen de seviyorsun beni değil mi? Boşuna inkâr etme! Çünkü bakışlardan
anlarım. Âşık gibi bakıyordu bana.
(Aniden kalkar, masadaki
defteri açar.) Bugünü de yazmalıyım hatıra defterime. Çünkü bugün çok
büyük bir gün… Şimdi yazacaklarım ileride lâzım olur. Berna bana “Beni
seviyor musun?” diye sorduğunda şimdi yazdıklarımı okurum ona. O zaman
sevgimin ne denli büyük olduğunu daha iyi anlar. (Yazar.)
Yıl
1974, Kasımın ikisi, pazartesi. Bugün Berna’yı üç defa gördüm. O da beni
gördü. Onu çok seviyorum. O da beni seviyor. Bunu bakışlarından
anladım. Saat üçte Mehmet’le karşılaştım. (Yazmayı bırakıp seyircilere)
Mehmet çok iyi bir çocuk. İstanbul’da tanıştığım ilk insan. Fakülteye
kayıt olmaya geldiğimde bana çok yardım etmişti. Geçen sene Hukuk
birdeymiş ama sınıfta kalmış. Şimdi aynı sınıftayız. Tesadüf bu ya onun
soyadı da Çelik. Ben Mehmet Demir, o ise Mehmet Çelik… Çok iyi bir çocuk
Mehmet. Bugün hususi benim için Fakülteye kadar gelmiş. Önce
tanıyamadım onu. Sakal koyuvermiş. (Postere bakarak) Ben de sakal
salmalıyım, üniversiteli gençler arasında kirli sakal moda. Mehmet’e
yakışmış, bana yakışır mı acaba? Ama Berna’ya sorarım. (Postere) Sal
dersen salarım, salma dersen salmam. Sen ne dersen o…
Mehmet’le
Beyoğlu’na gittik. Hayalimdeki beldeye… O muazzam hayal ülkesine gittik.
Ne güzel yer orası! Aynı filmlerdeki gibi. Her yer ışıl ışıl, sokaklar
temiz ve insanlar mutlu. Gazinolar, tiyatrolar, pavyonlar, sinemalar…
Binlerce eğlence yeri var. Mehmet “Burası pavyon, burası diskotek,
burası sinema” diye her yeri tanıttı bana. Oraları avucunun içi gibi
biliyor. Fakat hiçbir yere girmedik. Zaman yoktu. İlerde bir Pazar günü
buluşup pavyona gideceğiz. Bugün sadece lüks bir lokantaya gittik. Tüm
masrafları Mehmet karşıladı, bana beş kuruş harcatmadı. Fakat siyasi
fikirleri var Mehmet’in. Devrimden, halk ihtilâlinden falan bahsediyor.
Aman, bana ne canım bunlardan. Ben daha kendimi kurtaramamışım,
memleketi mi kurtaracağım? Onun fikirleri beni ilgilendirmez. Arkadaş
olarak iyi çocuk. Herkesin fikri kendine. Benim de elbet memleketin
gidişatı hakkında bazı fikirlerim var. Hem de Mehmet’inkinden daha
önemli. (Postere yaklaşır.) Berna, sevgilim, benim bütün fikrim sensin.
Senin için yaşıyorum ben. (Posterden uzaklaşır.)
Ama nasıl
bakıyordu bana!... Aynı böyle işte… Gel der gibi. Panonun önünde amma
utanmıştı ha!... Gideceğim, oturacağım yanına, tanışacağım onunla. Bir
bite şu gece, yarın bir gelse!...
(Perde iner.)er… (Hitap eder gibi) Kızlar, geldim!...
(Yatağa uzanır.) Kızlar… Sarışın, esmer, kumral… Ah bir bitse şu gece,
yarın bir gelse!...
(Perde iner)
SAHNE ÜÇ
FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1974. Kasımın beşi. Perşembe. Gündüz. (Perde açılır, dekor aynıdır.)
MAHMET:
(Masada oturuyor. Masada rakı şişesi, dolu kadeh ve meze vardır.
Kadehtekini içip yeniden doldurur. Çok üzgün ve sarhoştur. Birden
kahkahalarla güler. Sonra anî bir utanma nöbeti başlar. Utanma yavaş
yavaş kızgınlığa dönüşür. Aniden kalkıp duvardaki posteri alarak
avuçları arasında buruşturur. Sonra kutsal bir şeymiş gibi düzeltir.
Postere bakarak sandalyeye oturur. Posteri seyrederken eski kızgınlığı
sona erer. Mutlu bir ifadeyle)
Aynı böyle işte… Böylece bana
bakıyordu. Saydım. İlk ders on bir defa göz göze geldik. Adeta
gözlerimizle savaşıyorduk. Ben altı defa ondan önce gözlerimi ayırdım, o
ise beş… Ders bitti. Teneffüste sınıftan çıkmadı. Sırasında oturuyor,
kitap okuyordu. Bana bir cesaret geldi… Kalktım. (Kalkar.) Yanına
gittim. (Posteri sandalyeye diklemesine koyar.) O, burada oturuyordu,
ben de yanı başında dikiliyordum. Ne diyeyim, ne sorayım? Baktım, hemen
önünde bir aşk romanı var. Onu sorayım bari dedim. (Taklit ederek)
Affedersiniz, acaba bu kitap sizin mi? Döndü, bana baktı. Yemyeşil
gözleriyle bana baktı. Yukarıdan aşağıya soğuk mu yoksa sıcak mı sular
döküldü anlayamadım. Öylesine sersemledim ki!.. Onu ilk defa bu kadar
yakından görüyordum. (Ayaklarına) Titremeyin lan, titremeyin!.. Baktı
işte, öylesine baktı. Evet dedi bana. Bana, banaaa!.. Sonra başını öne
eğdi. Bana bir cesaret geldi o zaman. Yine sordum. Bakabilir miyim
acaba? Yine bana baktı ve evet dedi. (Masadaki defteri alıp kitaba
bakıyormuş gibi bakar.)Baktım. Kitap… Kitaaap! Ama ne kitabıdır
bilmiyorum. Gözlerim bir şey görmüyor ki… Acaba dedim bu kitabın fiyatı
kaç lira? (Hüzünlü) Bakmadı yüzüme. Sert bir sesle “Arkada yazıyor.”
dedi. (Defteri atar.) Lâf mı bu be?... (Posteri masaya koyup sandalyeye
oturur.) Lâf değil ama benimki de soru değil. (Utangaç) Yazıyor,
biliyoruz. Yazıyor ama… Tabi yazıyor. (Sinirli) Fiyatın arkasında
yazdığını çocuklar da bilir. Ben seninle dalga geçmek için sordum enayi.
Bak şu geri zekâlıya!.. (Rahatlamış gibi)
Oturdum yerime. Epey
kızdım. İkinci derste yine göz göze geldik. Hem de tam sekiz defa…
Hepsinde de önce ben gözlerimi ayırdım. Aklı başına gelsin dedim kendi
kendime. Gücendiğimi anlasın istedim. Ders bitti. Sigara içmek için
koridora çıktım. Sigara içiyorum. (Masadan kalkar, seyircilere bakarak) O
ne? Geliyor. Berna geliyor. (Gelen birisini gözleriyle takip eder gibi
yaparak)
Geldi, geldi, geldi… (Yarım adım ilerisini göstererek)
Dikildi. Hemen burada… Önümde… Gözlerini gözlerime dikmiş bakıyor.
(Taklit ederek) Affedersiniz, dedi. Bana dedi. Öyle sevindim ki o an!..
Affedersiniz diyor, kolay mı? Benimle tanışmak için bahane… (Kadehten
birkaç yudum içer. Sarhoş) Öyle dedi işte. (Çok üzgün) Affedersiniz,
benim yüzümde kukla mı oynuyor? Neden bana bakıyorsunuz? (Çok kızgın,
haykırır) Serseri,.. Aptal, aptaaal!.. (Yatağa oturur, kızgınlığı önce
utanmaya, sonra küçümsemeye dönüşür.) Kukla oynuyor tabi, kukla oynuyor…
Oynamasa bakmam suratına. Oynuyor ki bakıyorum. (Kahkaha atar. Kalkıp
birkaç yudum daha içer. Tekrar hüzünlenir.) Şey diyebildim sadece, şey…
Baktı bana, aşağılayan bir tebessümle “Pis dağlı!” dedi. “Köylü, ne
olacak!... Köylüüüü!.. (Sandalyeye çöker. Ağlamaktadır.
FONDAN GENÇ KIZ SESİ: (Şuh kahkahalar arasından) Allah’ın dağlısı, pis köylü!...
MEHMET:
(Kahkahalar ganç kız sesini dinlerken ağlamaktadır. Işıklar söner, bir
projektör kırmızı bir ışıkla sahneyi aydınlatır. Perde yavaş yavaş
kapanırken haykırarak) Mehmet, Mehmeeet!.. Ayrancı Hasan’ın oğlu Mehmet…
Çanakkale gazilerinden Ali Çavuş’un torunu Mehmet…Sazpınarlı Mehmet!.
(Perde iner)
SAHNE DÖRT
FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1974. Aralık ayının on beşi. Çarşamba. Gece…
MEHMET:
(Dekor aynı. Masanın yanında, ayaktadır. Masadaki teybi açar. Teypten
bir hafif müzik sanatçısının süratli bir tempoyla, yüksek ses tonuyla
söylediği bir şarkı duyulur. Mehmet bu parçanın hızlı ritmine göre
hoplayıp zıplayarak, ara sıra çığlıklar atarak dans eder. Bir müddet
sonra teybi kapayıp boş bir kaset koyar. Aynı parçayı daha yüksek tonda
çılgınca haykırarak söyler.
FONDAN ERKEK SESİ: Hey kardeşim, ne bağırıyorsun bee? Ayıptır yahu!.. Çoluk çocuk uyuyor aşağıda. Deli misin nesin?
MEHMET:
(Sesi duyunca teybi kapar. Sinirli sinirli dinler. Ses kesildikten
sonra) Hadi lan enayi, sen ne anlarsın müzikten apta… (Aniden susar.
Korkarak kapıya yaklaşır, kulağını kapıya dayayarak dışarısını dinler.
Yavaşça kapıyı açıp dışarı bakar, kapıyı kapayıp kabadayı gibi konuşur.)
Sen ne anlarsın lan müzikten? Bağırıyormuşum… Ne bağırması kardeşim?
Müzik yapıyoruz biz, müzik… (Teybi açar, az önce kasete aldığı sesini
dinler.) Çok güzel, şahane, korkunç!... Benim sesim bu, benim… (Teybi
kapar. Aklına yeni gelmiş gibi)
Saçı sakalına karışmış pis bir
herif girdi sınıfa. Kısa boylu, karga burunlu, kirli suratlı, yamuk
omuzlu, süpürge saçlı, haramî kılıklı bir berduş… Yolda görsen üstüne
tükürmeye tenezzül etmeyeceğin bir serseri… Fakat hayret!.. O serseri
sınıfa girince bütün gözler ona çevrildi. Herkes onu göstererek
yanındakine bir şeyler fısıldamaya başladı. O pis, o karga burunlu herif
ise kimseye aldırmadan, hatta tepeden bile bakmaya tenezzül etmeden
(taklit ederek) sallana sallana, havalı bir pozda yürüdü. (Yürüyüşü
taklit ederek) Ne ulan bu? Böyle yürüyüş mü olur?.. Herif daha
yürümesini bilmiyor. Tövbe estağfurullah!... (Bir sükût) Berna’nın
yanına gitti. Berna onu görünce öyle şaşırdı, öyle sevindi ki!.. Ayağa
kalktı. Elini o pis herife uzatıp “Hoş geldin!” dedi. Tokalaştılar.
Sonra, sonra… (Tiksintiyle) Tüh!... Öpüştüler… Hem de dudak dudağa,
herkesin gözü önünde... (Utanır) Onlar utanmadı, ben utandım. Yedi kat
yerin dibine geçtim. Sonra, sonra Berna o pis herifin koluna girdi,
sınıftan çıktılar. (Küçümser bir tavırla) Koluna girdi, pöh, koluna
girdi; girsin… (Küçümser gibi tebessüm eder; tebessümleri kızgınlığa
dönüşür, bağırarak) Seserileer!... (Öfkeyle tur atarak) Anlamıyorum,
anlamıyorum… Berna gibi güzel bir kız ve o karga burunlu serseri!..
Nasıl oluyor da Berna onun koluna giriyor? Herkesin gözü önünde
öpüşmeleri mantığa sığacak şey mi? (Bir sükût)
Sonunda
anlaşıldı. (Küçümseyerek) Şarkıcıymış herif, aranjman söylüyor. Meşhur
bir şarkıcı… Ben de ismini duymuştum birkaç kere ama sesini
beğenmiyorum. Çünkü güzel değil. Eşek gibi anıran bir şarkıcının nesini
seveyim? Fakat onun sesini beğenen aptallar var ki adam meşhur olmuş.
İşte onu seviyormuş Berna. Onlar sınıftan kol kola çıkarlarken iki kız
aralarında şöyle fısıldaşıyordu. (Taklit eder.) Ne yakışıklı adam!..
(Birine cevap verir gibi) O mu yakışıklı? O pis, saçı sakalına karışmış
tipsiz herif mi? Ulan hiç yakışıklı görmesek yutturacaksınız be!.. Biz
ne güne duruyoruz? Bir başka kız ise yanındakine şöyle diyordu: (Taklit
ederek) Tüh, keşke tanışsaydık!.. Bir imzalı fotoğrafını alırdık. Belki
bizi gitarist arkadaşlarıyla falan tanıştırırdı. Ve göz kırpıyordu
bunları söylerken. (Öfkeyle bağırarak) Sersriler, aptallar, şapşallar,
rezilleeer!..
Onunla gitti Berna. Sevgilisiyle, yavuklusuyla…
Karga suratlı herifle gitti. Seviyormuş… (Öfkeli) Ne sevmesi yahu!.. O
herifte sevilecek ufacık bir özellik olsun vallahi içim yanmaz! Ama yok,
yok işte… Tanıdığım insanların en kibirlisi ve en çirkini… Fakat ortada
bir gerçek var: Berna onun koluna girdi ve onunla gitti. Hatta onca
insanın içinde öpüşmekten çekinmedi. Karga suratlı herif teklif etse
hemen bugün evlenir. Berna onun sakalına mı âşık? Karga burnuna mı? Kısa
boyuna mı? Hayır, hiç birine değil. Peki neyine âşık? Şöhretine,
parasına… O büyük bir şarkıcı ve zengin. Alkışlanıyor, alkışlar onun
için çarpıyor. Milyonlarca kişi tanıyor onu. İsterse en pahalı otellerde
yatabilir, an güzel otomobillerle gezebilir, en lüks lokantalarda yemek
yiyebilir. Berna’ya kürkler, mantolar, mücevherler alabilir. Kraliçeler
gibi yaşatır Berna’yı. İşte Berna buna âşık. Yani paraya ve şöhrete…
Berna onunla evlenirse ışıklara, alkışlara ve paraya kavuşacağını çok
iyi biliyor. Bu evlilikte tek derdi olacak Berna’nın: O herifin pis
suratına tahammül etmek… Yani rol yapmak. Ve rol yapıyor, hayatı boyunca
da rol yapacak. Sevmediği hâlde seviyormuş gibi gözükecek. Gayrı mutlu
mu olur, mutsuz mu bilemeyiz.
(Alaycı) Aşk… Aşk… (Havada harfler
çizerek) Aa, şee, keee… Ne sihirli kelime!.. (Yere diz çökerek taklit
eder.) Ey karga burunlu büyük şöhret!.. Ne olur gitme, seviyorum seni.
(Kalkar, cevap verir gibi) Yapma yahu!... Allah Allah!.. Seviyorsun
demek? (Tiksintiyle tükürür.) Tüh Allah kahretmesin! Seviyormuş… (Taklit
ederek) Ey ensesi yağlı, göbeği kocaman, altmış yaşındaki büyük
patron!... Benim yaşım yirmi beş, ama seni seviyorum işte! Çünkü aşkın
yaşı yoktur. Çünkü aşk kutsaldır. (Havada nokta koyar gibi) Nokta… Bir
daha nokta… (Taklit ederek) Seni seviyorum Nalân, senin için dünyaları
yakarım. (Kız taklidi yaparak) Ben de seni seviyorum Okan, kalbimin en
ücra köşelerinde sen varsın! (Seyircilere) Al işte!... Ne Okan’ı lan
enayi? Kalbinde kan var kan…
(Sinirli) Aşkmış… Aşk… Ne gülünç
kelime!.. Eskidenmiş o. Berna mı âşık? O herife mi? Güleyim de dağlar
taşlar yıkılsın!.. Ne demek aşk? Sevgi nasıl bir şeydir? (Elleriyle
büyüklük taklidi yaparak) Aşk büyüktür, uludur, yücedir, kocamandır… Aşk
kutsaldır, aşk ruhların birleşmesidir, aşk fikirlerin birleşmesidir.
Nokta. Hem de üç tanesi yan yana… Peki erkekler neden hep güzel kızları
beğenir? Niçin hep güzel kızlara âşık olunur? Hem de görür görmez, bir
dakika içinde… Binlerce şahsiyette, binlerse erkek nasıl olur da aynı
kıza âşık olur? Hani fikirler birleşiyordu, hani ruhlar birleşiyordu?
Neden çirkin kızlara, çirkin delikanlılara âşık olunmaz? Çirkin kızlarda
ruh ve fikir yok mu? Hangi yakışıklı ve zengin delikanlı çirkin bir
kıza yaklaşıp “Şununla bir tanışayım; bakalım ruhlarımız ve fikirlerimiz
uyuşuyor mu? diye düşünmüş? Var mı böylesi? Veya tam tersi… Güzel ve
zengin bir kızın çirkin bir delikanlıya yaklaşıp ruh ve fikir
birleştirdiği görülmüş mü? Neden sokaktaki hamallara, boyacılara âşık
olmuyor kızlar? Ama zengin erkeklere âşık olan çok. Soru işareti?... Ve
cevap yok. Bazen filmlerde görüyoruz; romanlarda da var. Masallar da
böyle kutsal aşklarla dolu. Ama ya hayatta? Hani, nerede? Yani
sokaklarda kol kola gezenler hep âşık mı birbirine?
(Pencereye
yaklaşır.) Al işte, bir çift daha… Kol kola girmişler, birbirlerinin
suratlarına bakıp gülümseyerek yürüyorlar. Yani onlar seviyorlar mı
birbirlerini? (Pencereden uzanarak bağırır.) Hoop, siz birbirinizi
seviyor musunuz heeey? (Sözü yarıda kalır, utanarak eğilir, odanın öbür
ucuna kaçar, kendi kendine kıs kıs güler; az sonra pencereye yaklaşıp
çekinerek dışarı bakar, yine eğilir; birkaç saniye bekledikten sonra
yine dışarı bakar.) Gittiler. Yani âşık mı bunlar? (Sokaktakileri
savunur gibi) Yok canım, henüz âşık değiliz. Tanışma safhasındayız daha.
Şimdilik ruhlarımızı ve fikirlerimizi birleştiriyoruz. Eğer
anlaşabilirsek evleneceğiz. (Taklit ettiklerini elinin tersiyle iter
gibi) Hadi ordan!.. Şunlara bak… Tövbe estağfurullah!.. (Bir sükût) Ve
hep böyle evleniyorlar. Tanışarak, anlaşarak… Peki niçin İstanbul’da her
gün binlerce boşanma vakası oluyor? Neden Sazpınar’da boşanan yok?
Sazpınarlı anlaşmadan, ruh ve fikir birleştirmeden evleniyor ya… (Bir
sükût ) Neden olursa olsun, ortada bir gerçek var. Aşk yok, aşk denilen
şey var olamaz. Sevilen iki şey var: Güzellik ve para. Gençler bunu çok
iyi biliyor ve parası olanlarla güzeller ve yakışıklılar çok şanslı.
Çirkinler ise güzelleşmeye çalışıyor. Boyalar, cımbızlar, uzun-kısa
etekler… Ve başlasın süslenme yarışı, giyinme yarışı… Sonra da aşkın
kutsallığından söz ediyorlar. Git efendim git, beni mi uyutacaksın? Para
var ortada, para… (Para, para, para şarkısını söyler.) Para, para,para;
varlığı bir dert, yokluğu yara…
Neler düşünüyorsun be
Mehmet!... Şarkıcı olacaksın, büyük adam olacaksın., herkes tanıyacak
seni ve alkışlayacak. İmzalı bir fotoğrafını alabilmek için üstüne hücum
edecek kızlar. Şöhret olacaksın, büyüyeceksin. Her gün yüzlerce aşk
mektubu gelecek sana. Hakkari’nin en ücra köşesindeki köyden tut da
Hilton’un en üst katında oturan binlerce kızdan hayranlık mektupları
gelecek. Sokakta, o pis herif gibi havalı havalı yürürken kızlar sana
bakacak ve “Ne yakışıklı delikanlı!..” diyecek. Fakat sen o zaman
hiçbirine yüz vermeyeceksin. Mutluluk orda işte Mehmet. Yıllardan beri
İstanbul’u hayal ediyordun. İstanbul’a kavuşunca mutlu olacağını
sanıyordun. Geldin işte, geldin. Fakat İstanbul’a gelmek yetmiyormuş
demek. Köyde büyük bir adamsın. Anne ve babalar evlâtlarına seni örnek
gösteriyorlar. Bütün delikanlılar kıskanıyor seni. Köydeki kızların
birçoğu sana âşık. İstediğin kızı alırsın Sazpınar’da. Çünkü hepsi seni
avukat namzedi olarak görüyor. Fakat ya İstanbul’da? İstanbul’da bir
hiçsin Mehmet. Sadece bir dağlısın, bir zavallı köylüsün. Belki de
kökünden koparılmış bir çiçeksin. Belki de bir nokta bile değilsin bu
şehirde… Büyüyeceksin Mehmet, en büyük olacaksın. Uzanacaksın ışıklara,
kavuşacaksın alkışlara. O karga suratlı herif bunların hepsine kavuşmuş
ve Berna onun… Senin sesin güzel Mehmet, karga suratlının sesine beş
çeker… Bu hayallerin gerçekleşebilir Mehmet.
(Teybi açar, kendi
sesini bir daha dinler.) Bu ses, bu ses… Çok büyük bir ses!. Şarkıcı
olacağım, şarkıcıların en büyüğü olacağım. Sadece Türkiye değil, bütün
dünya tanıyacak beni. Kongo’dan, Amerika’dan, Japonya’dan binlerce iş ve
aşk mektubu gelecek bana. Milyarlarca insan tanıyacak beni. Beni, ben
Mehmet Demir’i… Mehmet Demir, Mehmet Demir… (Öfkeyle bağırır) Sevmiyorum
bu ismi. Başka bir isim bulmalıyım kendime. Allengirilli, eksantirik
bir isim olmalı. İner çıkarlı. (Tur atarak) Erkan, Serkan, Taner… Olmaz,
iyi değil bunlar. Fazla demode… Hiç duyulmadık asortik bir isim olmalı.
Burçak, Burçin; olmaz, kız ismi ve çirkin. Sander, sen, san, sanereer!
Evet evet Saner olsun, güzel isim… Bir de soy isim bulmalıyım; kafiyeli
olmalı. Saner Tümer, Biter, Tüter, Ender… Hah, bu oldu işte. Saner
Ender, Saner Endeeer!.. Fakat bu isimde bir eksiklik var gibi. Büyük
adamların üç ismi oluyor genelde. Benimki de üç isimden teşekkül etmeli.
Saner Ender Can, Saner Ender Alp, Alp Saner Ender, Saner Alpender.
Şimdi oldu işte! (Haykırır) Saneeer Alpendeeeer!... (Ekolu bir
mikrofonla anons eder gibi) Sevgili misafirler, sayın konuklar, şimdi de
huzurlarınızda, genç kızların sevgilisi, pop müziğin unutulmaz sesi,
şöhreti sınırlarımızdan taşan, hatta dünyayı aşıp aya ulaşan, büyük
şahsiyet Saner Alpendeeer!... Herkes beni dinleyecek, bütün genç kızlar
bana âşık olacak. Benimle tanışabilmek için hepsi can atacak. Kızlar,
kızlar… Bütün kızlar âşık olacak bana!
(Çıldırmış gibi)
Rengârenk ışıklarla donatılmış büyük bir sahne… Salon tıklım tıklım… Ve
seyircilerin yüzde doksanı genç kız. Perde yavaş yavaş açılıyor. Şurada
bir orkestra. Birden sahnenin ışıkları sönüyor. (Sahnedeki ışıklar
söner.) Karşıdan bir projektör sahneyi aydınlatıyor. (Projektör
aydınlatır.) Perde açılır açılmaz orkestra hafiften hafiften çalmaya
başlıyor. (Fondan hafif tonda orkestra sesi) Birden bir alkış tufanı
kopuyor. (Fondan alkış sesleri) Alkışlıyorlar, alkışlıyorlar,
alkışlıyorlar… Bir, beş, on dakika sürüyor alkış. Ve kesiliyor alkışlar.
Orkestra inceden inceye çalmaya devam ediyor. Ve şimdi beni
bekliyorlar. Ben sahnede yokum. Kuliste bekliyorum. (Bir battaniye alıp
kapıya gider, battaniyeyi önüne perde yaparak gizlenir) Beni. Ben Saner
Alpender’i bekliyorlar. Ve ben aniden çıkıyorum sahneye. (Battaniyeyi,
atarak çıkar, selâm verir.) Asortik bir selâm… Şimdi bütün genç kızlar
ayakta. Kızlar çılgınlar gibi alkışlıyorlar. On altı, on yedi, on sekiz
yaşında; güzel, çirkin, esmer, sarışın, kumral binlerce kız beni
alkışlıyor ve hepsi bana âşık. (Eğilip bir şeyler alır gibi) Ve ben
sahneye atılan çiçekleri topluyorum bir bir…
Sol tarafta sülün
gibi bir sarışın görünüyor. Ağır ağır yaklaşıyor bana. Yaklaşıyor,
yaklaşıyor. Elinde kocaman bir gül demeti var. Gülleri bana sunuyor ve
ben teşekkür edip alıyorum gülleri. Sona onun yanağına bir öpücük
konduruyorum. Sarışın güzel öpülmenin verdiği gurur ve mutlulukla
koşarak yerine gidiyor ve diğer kızlar ona gıptayla bakıyor. Ve sürüyor
alkışlar… Ben alkışlara sahte tebessümler saçarak cevap veriyorum. Ve
alkışlar ekolu mikrofondaki muhteşem sesimle birlikte kesiliyor.
Teşekkürler, mersiii, tenkyuuu!... Sevgili misafirlerim, kıymetli
seyircilerim, programıma başlamadan önce sizlere orkestra arkadaşlarımı
tanıtmak istiyorum. Gitarist Okan, basgitar Tansu, solo gitar Taner,
trombon İskender, elektro saz Bülent ve Orkta Şadan… Ve ben Saner
Alpendeeer!. Yeniden bir alkış tufanı kopuyor. Biz artık aldırmıyoruz
alkışlara. Orkestram Bradırs ve ben Saner Alpender başlıyoruz
programımıza. Genç kızları çıldırtan sesimle şarkılar söylüyorum.
(Cırtlak, dinleyeni rahatsız eden bir sesle aranjman söylemeye başlar. Perde iner.)
BEŞİNCİ SAHNE
FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1975. Ocağın dördü. Cumartesi, gece…
MEHMET:
(Somyaya oturmuş, gitar çalmaktadır.) Olacak be!... Çalışırsam bu iş
olacak. (Gitarı yatağa bırakır, aynayı alıp masaya yaklaşır. Aynaya
bakarak dudaklarının üst kısmını pastel boya ile bıyık şeklinde boyar.
Masada duran posteri kaldırıp bir aynadaki yüzüne, bir postere bakar.
Poster Rack Hudson’un fotoğrafını içermektedir.) Benzedim be!..
Tıpkısının aynısı oldum. Sol tarafı biraz daha kalınlaştırmalı. (Biraz
daha boyar.) Şimdi daha iyi oldu. Beni görenler Rak’ın ikiz kardeşi
sanacak. Meğer ben artist gibi delikanlıymışım da haberim yokmuş.
(Posteri duvara asar. Başını postere yaklaştırarak aynaya bakar.) Bravo
Fatma’ya be!.. Rak Hatsın’a benzediğimi ilk defa o fark etti. Keskin göz
varmış kızda; vallahi helâl olsun!..
(Masaya oturur.) Hatıra
defterime bugünü de not etmeliyim. Çünkü bugün çok büyük bir gün. Beni
seven güzel bir kızla ilk defa dolaştım İstanbul’da. (Yazar.) Dört ocak
bin dokuz yüz yetmiş beş. Sözleştiğimiz gibi Mehmet’le buluştuk
bugün.Yanında güzel bir kız vardı. Kız kot pantolon ve parka giymişti.
Esmerce fakat çok güzeldi. Adı Fatma imiş. (Yazmayı bırakır, kısa bir
süre hayallere dalat.) Tanışıp tokalaştık; yumuşacık ve sıcacık elleri
vardı. Beni çok beğendiği o kara, o baygın gözlerinden hemen
anlaşılıyordu. Sanki görür görmez âşık olmuştu bana. Benim hâlimi
hatırımı sordu. Derslerimi sordu. Mehmet, Fatma ve ben birlikte
lokantaya girdik. Mehmet karşıma, Fatma yanıma oturdu. Fatma, Mehmet’le
hiç ilgilenmiyor, hep benimle konuşuyor, sürekli birtakım sorular
soruyordu. Nedense Mehmet hiç kıskanmıyordu Fatma’yı. Sevdi canım, Fatma
görür görmez sevdi beni. Tavuk yedik lokantada. Garson bıçak ve çatal
getirdi. Yemeği yerken öylesine utandım ki ter içinde kaldım. Fatma
çıkarıp bir mendil verdi bana; alnımı sildim. Şey dedim. Biraz üşütmüşüm
de… Arkasından birer pilav ve tatlı yedik. Lokantadaki masrafı ben
karşılayacaktım. Çıkarıp garsona yüz lira attım ama Mehmet engel oldu.
Ne kadar ısrar ettiysem de kabul ettiremedim. Hesabı Mehmet ödedi.
Mehmet çok iyi çocuk. Sonra sigaralarımızı tellendirdik, lokantadan
çıktık.
Mehmet’in acele bir işi varmış. Bana “Kusura bakma
Mehmet.” Dedi. “Seninle gazinoya gidecektik ama bugün mümkün değil.
Başka zaman gider eğleniriz.” Sonra Fatma’ya döndü, özür diledi. “Seni
götüremeyeceğim yurda kadar. Ama Mehmet’in belki işi yoktur, seni o
götürür.” dedi. Bana “İşin var mı?” diye sordu. Yok dedim. Hiç işim yok.
Hiçbir tane işim yok. “O hâlde Fatma’yı kız yurduna sen götür.” dedi
bana. Olur dedim. Birden karşımda Mehmet fır fır dönmeye başladı. Fatma
da dönmeye başladı. Bütün apartmanlar, yollar, insanlar hep fırıldak
oldu, döndü. Arkadaki duvara yaslanmasaydım, mutlaka heyecandan
bayılırdım. Böylece Mehmet gitti. Ben sokağın ortasında Fatma’yla
kalakaldım. Vay anasını!... Ne yapacağım şimdi? Fatma ve ben…
Sokaktaydık. Yalnızdık. Caddede bir sürü insan vardı ama ben Fatma’dan
başka kimseyi göremiyordum. O bana bakıyordu, ben ona… Sevinç ve
heyecandan ne diyeceğimi bilemiyordum.
Fatma zarif bir
tebessümle “Gidelim.” dedi. Gidelim dedim. Gittik. Yolda yan yana,
sessizce gidiyoruz. Karşıdan Ayrancı Hasan gelse vallahi tanımam.
Öylesine heyecanlı ve mutluydum. Sonra, sonra… (Utanarak) Koluma girdi
Fatma. He vallahi koluma girdi, he billahi koluma girdi! İşte böyle.
(Kasılıp göğsünü ileri çıkararak, koluna girmiş biri varmış gibi yürür.)
Aynen böyle girdi koluma. Ben de elimi cebime soktum. Yürüdük. Sonra
Fatma başını koydu omzuma. Baygın baygın bakarak “Senden hoşlandım
Mehmet.” dedi. Ben sustum. Seni seviyorum Fatma diyecektim ama
heyecandan sesim çıkmadı. Birkaç defa öksürebildim sadece. Öylece, kol
kola, hiç konuşmadan epeyce yürüdük.
Bir ara “Kahveye girelim mi
Mehmet?” diye sordu. “Şöyle karşı karşıya oturup muhabbet ederiz.”
Evetten başka ne cevap verebilirdim ki!... Girelim dedim. Bir kahveye
girdik. Fakat önce kahveyi tanıttı bana. Mehmet’i ve kendisini görmek
istersem bu kahvede bulabileceğimi söyledi. Fatma ve arkadaşları hep
oraya giderlermiş. Filânca Gençlik Derneğine kayıtlı olanların uğrak
yeriymiş orası. On- on beş metre ötede de Falanca Derneklilerin kahvesi
varmış. Dikkatli olmalıymışım. Oraya girersem anında komalık ederlermiş
beni. Fatma anlatıp duruyordu. Ama ben onu dinlemiyordum artık. Onu
seyrediyor, gözlerine, dudaklarına bakarak hayaller kuruyordum. Epeyce
dil döktü Fatma. Evrimden bahsetti. Sonra evrimden devrime geçti. Biz
proletermişiz, yani işçi sınıfıymışız. Devrim yapmamız şartmış. Sonra
haksızlıklardan, eşitsizlikten bahsetti. Haklı kız. Eşitlik olsun tabi.
Neden şarkıcıların yüzlerce sevgilisi var da benim hiç yok. Ya onların
da hiç olmasın veya benim de yüz tane olsun.(Bir sükût) Fakat ben ne
yapayım yüz taneyi!... Benim Fatma’m var, Fatma’m… O bana yeter de artar
bile. Çünkü beni seviyor. Ötekilerin yüzünü şeytan görsün.
Bir
ara durdu Fatma. Dikkatle bana baktı. “Sen” dedi. “ne kadar da Rak
Hatsın’a benziyorsun!.. Bir de bıyıkların olsaydı ondan farkın
olmayacaktı. Artist olmalıydın sen Mehmet.” Öyle dedi bana. (Kalkar.
Posterin yanına gidip aynayla kendisine ve postere bakar.) Hakikaten çok
benziyorum. Aferin kıza, iyi, keşfetmiş. (Aynayı bırakıp bir sigara
yakar.) Daha sonra kahveden çıktık. Sokakta yine koluma girdi. Artık ben
utanmıyor, devamlı konuşuyordum. O ise sürekli siyasi fikirlerini
anlatıyordu. Proleter ihtilâlcilerin bana ihtiyacı varmış, mutlaka
Filanca Gençlik Derneğine katılmalıymışım. Ben ise o anda neler
hissediyordum neler!...Sokakta yürüyen ve bana kıskanarak bakan
delikanlıları tepeden süzüyor, acıyordum onlara. İstanbul gibi bir yerde
sülün gibi bir kızı koluma takmak kolay mı?
“Diskoteğe gidelim
mi Mehmet?” diye sordu bir ara. Hiç gitmedim ki ben. Filmlerde görüyoruz
ama… Ne diyeceğimi şaşırdım. Cahil gözükmemek için “Sen istersen
gideriz. Dedim. Gittik. Bir kapıdan girdik. Sonra başka bir kapının
önünde esmer bir genç karşıladı bizi. Fatma’yı tanıyormuş. O da
Fatma’nın derneğine üyeymiş. Hem fakültede okuyor, hem de diskotekte
çalışıyormuş. Karanlık bir salona aldı bizi. Ortada loş ışıklı bir sahne
vardı. Bir orkestra insanın kanını coşturan hızlı bir ecnebi parça
çalıyordu. İki erkek ve iki kız ise pistte çılgınlar gibi dans ediyordu.
Bizi köşeye, karanlık bir yere götürdüler. Fatma’yla yan yana oturduk.
Birer kadeh içki getirdiler. Sonra Fatma’yla çifte kumrular gibi sohbet
ettik. Sonra, sonra… (Çok utangaç) Öptü beni. Vallahi de öptü, billahi
de öptü. Hem de dudaklarımdan, hem de uzun uzun… Öyle utandım ki!...
Bereket her yer karanlıktı da Fatma yüzümün kıpkırmızı olduğunu fark
etmedi. Sonra, ikinci kadehten sonra bende utanma falan kalmadı. Bu
sefer ben yumuldum Fatma’ya. Ona seni seviyorum Fatma dedim. O da bana
“Senden hoşlandım Mehmet.” diyordu ikide bir.
Beni Rak Hatsın’a
benzetti. Yoksa artist mi olsam? (Rol yapar gibi) Ben kiralık bir
katilim, öldüreceğim kişi değil, alacağım para ilgilendirir beni. Yüz
bin dolar mı? Kabul. Babamı mı öldüreceğim? Kabul… Yoksa Filanca Derneğe
mi girsem. (Taklit ederek) Kahrolsun faşistler, yaşasın proletarya!
Yoksa şarkıcı mı olsam? Ama benim için hiçbiri fark etmez. Ha artist
olmuşum ha şarkıcı olmuşum, ha Filanca, ha Falanca Dernekli… Hepsi de
benim için aynı. Fakat ben şarkıcı olacağım. Türkiye’nin bir numaralı
pop yıldızı olacağım.
Fatma dans etmeyi öğretti bana. Kol kola,
kucak kucağa dans ettik. (Odanın öbür ucuna bakar.) Fatma, sevgilim,
gel, dans edelim seninle. (Işıklar söner, projektör sahneyi aydınlatır,
fondan romantik bir müzik duyulur. Kapıya doğru yaklaşarak) Gel Fatma,
dans edelim. Seni seviyorum. Göreceksin bak, yarın pop yıldızı olunca
seni asla aldatmayacağım ve evleneceğim seninle. Çünkü sen beni Mehmet
olarak sevdin. Gel sevgilim. (Kapı arkasında asılı ceketini alır, onunla
dans eder, ceketini okşayıp öper.) Fatma’m, Fatma’m, sevgilim,
seviyorum seni.
PERDE İNER
ALTINCI SAHNE
FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1975. Ocağın yirmi altısı. Pazar. Gece.
MEHMET:
(Hızlı hızlı volta atar. Sinirli) Serseri, serseri, manyak!.. Filanca
Dernekmiş. Yere batsın derneğiniz… Lânet olsun fikirlerinize. Kayıt
olmayacağım işte! (Duvardaki postere bakar.) Senin de Allah belânı
versin Rak!... (Posteri yırtıp atar.) Artist de olmayacağım. Ulan Fatma,
görürsün sen gününü!.. Yalvaracaksın bana, ayaklarıma kapanacaksın!..
Ama o zaman affetmeyeceğim seni. Sen de Berna, sen de yalvaracaksın
bana!.. O vakit seni de affetmeyeceğim. Hiçbirinizi, hiçbirinizi
affetmeyeceğim. Bütün kızlar yalvaracak bana, fakat bir tebessümü dahi
esirgeyeceğim onlardan. (Teybi açar, daha önce gitar çalarak söylediği
bir şarkıyı dinler.) Şu sese bak be!.. Tom Cons kaç para eder bunun
yanında!.. Tom Cons… Tom Cons şarkıcı olmadan önce aynı benim gibiymiş.
Bir tane dahi kız tavlayamamış. Ama şöhret olduktan sonra işler
değişmiş. Kızlar üstüne hücum etmeye başlamış. Evden dışarı ancak polis
nezaretinde çıkabiliyormuş. Her gün binlerce aşk mektubu geliyormuş
kızlardan.
Beatlesler diye bir film seyretmiştim. Bu herifler
dört kişi miydi neydi!... Bir orkestra kurmuşlar, şarkı söylüyorlar.
Sahnede müzik yaparken kızlar öylesine galeyana geldi ki sahneye hücum
ettiler. Yüzlerce polis kızları zor zapt etti. Beatlesleri binadan
güçlükle çıkarıp bir trene bindirdiler. Bu defa kızlar trene hücum etti.
Ne korkunç manzaraydı yarabbi!...
Ben de öyle olacağım işte.
Sokaklarda polis korumasıyla yürüyeceğim. Sesim çok güzel. Türk halkı
beni mutlaka beğenir. Fakat mühim olan bütün dünyanın beğenmesi. Bunun
için de İngilizce besteler yapmam lâzım. İngilizce, Fransızca, Almanca
şarkılar söylemem lâzım. Ve de söyleyeceğim. Bugünden tezi yok yabancı
dille besteler yapacağım. Bütün enerjimi sanatım için kullanacağım.
Ve
o zaman yalvaracaksın bana Fatma. (Kısa bir sükût… Belki Fatma’yı
görürüm diye Filanca Dernekli Gençlerin kahvesine gittim bugün. Gördüm
de… Kahveden çıkıyordu. Yanında da esmer, uzun boylu bir delikanlı
vardı. Takip ettim onları. Çocuk öyle utangaçtı ki hiç konuşmuyordu
Fatma’yla. Fatma koluna girdi onun. Sonra… Sonra diskoteğe girdiler.
Kahveden diskoteğe… Kahveden diskoteğe… (Tiksinerek) Öpmüştür onu. Beni
nasıl öptüyse onu da öpmüştür. (Tükürür) Tüh, şırfıntı!.. Hani
seviyordun beni? Serseriii!... (Bir sükût. Daha sakin)
Niye
kızıyorum ben? Niçin sinirleniyorum? (Aynayı alıp kendine bakarak) Ulan
aptal Mehmet, ulan salak Mehmet!... Sen ne istiyorsun? Ne istiyorsun?
Flört etmek istemiyor muydun? Her gün başka bir kızla gezeceğim diyen
sen değil miydin? Gezdin işte!... Daha ne istiyorsun oğlum? Onu namuslu
bir kız mı sandıydın? Namuslu bir kız mı istiyorsun sen? Ayşe var işte.
Çakır Mehmet’in kızı… (Yüzü buruşur.) Ööf, Ayşe’ymiş!... Kızma Mehmet,
sinirlenme! Önce ne istediğini tespit et; bir ideal için çalış ve hep
aynı çizgide git.
Ama ben hedefimi belirledim. Ne istediğimi
biliyorum artık. Şarkıcı olacağım. Büyük bir şarkıcı… Şöhretim bütün
dünyaya yayılacak. Adım Coni Bitıls olacak. Coni, Coni, Coni Bitıls…
(Mikrofonla anons eder gibi) Unutulmayan ve asla unutulmayacak İngilizce
bir parça ve unutulmaz bir şöhret: Coni Bitıls… (Gitarı alıp boynuna
asar.) Van, tu, tri, for, fayv… (İngilizce kelimelerden oluşmuş fakat
anlamlı cümle teşkil etmeyen bazı sözleri gitar eşliğinde bağıra çağıra
söyler.) Oluyor… Şimdiden harika bir beste yaptım bile. Zaten beste
yapmak benim için mesele değil. Ben beste yapmak için, pop müzik
söylemek için yaratılmışım. (Gitar omzunda volta atar.)
Ne
deliler var şu dünyada be!... Bugün nasıl olduysa bir kitapçıya uğradım.
Şöyle heyecanlı bir aşk ve cinayet romanı alacaktım. Kitap seçerken
içeri, üstü başı perişan biri girdi. Saçları uzun ve dağınık,
elbisesinin rengi solmuş, serseri kılıklı birisi… Kitapçı ona öyle ilgi
gösterdi ki şaşırdım. (Taklit ederek) Buyurun efendim, şöyle buyurun. Ne
içersiniz; çay mı, kahve mi? Kitapçıda ne lâflar, ne iltifatlar… Üstü
başı perişan adam ise oralı bile olmadı. Daha önce bir kitap almış
galiba; kitapçı para üstünü eksik mi vermiş, ne yapmış; sekiz lira para
istiyordu. Türkçeyi de iyi konuşamıyor. Kitapçı defalarca özür dileyip
parayı verdi. Herifin gösterdiği faturaya bile bakmadı. “Siz öyle
diyorsanız doğrudur efendim, tekrar özür dilerim.” diyordu. Neyse,
perişan kılıklı herif parayı alınca çekip gitti. Ben doğal olarak hiçbir
şey anlamamıştım. Kitapçıya “Kim bu herif be ağabi?” diye sordum. Herif
değilmiş, kadınmış… Kadınlıktan çıkmış bir kadın. İsrailliymiş.
Ülkesindeki bir fakültenin Türk dili ve tarihi bölümünü bitirmiş, şimdi
de Türkiye’de araştırmalar yapıyormuş. Doktora tezi mi hazırlıyormuş,
kitap mı yazıyormuş her neyse işte!... Türkçe, Arapça, Farsça öğrenmiş.
Tam bir kitap faresiymiş. Türk dili ve tarihiyle ilgili her kitabı
fiyatını umursamadan alırmış Günün büyük bölümünü arşivlerde,
kütüphanelerde, el yazma Osmanlıca kitapları okuyarak geçirirmiş. Daha
fazla çalışabilmek için günde altı saatten fazla uyumazmış bu
kadınlıktan çıkmış kadın!... Bak enayiye!.. Dünyada deli mi yok? Ulan
enayi, niçin geldin bu dünyaya sen? Eğlensene biraz, dünyanın tadını
çıkarsana! (Ellerini göğe açar.) Ey Allah’ım, sen deli kullarına
birazcık akıl nasip et!..
(Gitarın tellerine dokunarak) O zaman
yalvaracaksın bana Fatma. Ama yüz bulamayacaksın benden. Çünkü ben
sanatıma âşığım. Sanat… Ne muhteşem kelime!... Sanat… Sanat, sanat
içindir. Fakat hayır, sanat toplum içindir. (Kısa bir sükût… Hayır, bu
da yanlış. Yeni bir teori ve ben Coni Bitıls. Yeni bir teori: Sanat
kızlar içindir, sanat aşk içindir. Hepiniz köpekler gibi koşacaksınız
ardımdan. Coni, Coni Bitıls end Bradırs; Coni Bitıls end Bradırs.
Şöhreti dünyadan taşan bir isim ve müthiş bir orkestra: Bradırs…
Alkışlar, alkışlar, alkışlar…
(Çılgın gibi, adeta alkışları
işitmektedir.) Alkışlar ve kızlar. Benim için… Bana bu alkışlar, bu
çığlıklar. (Işıklar söner ve projektör sahneyi aydınlatır. Fondan alkış
sesleri gelir.) Beni alkışlıyorlar. Beni, ben Coni Bitıls’ı… Alkışlayın,
alkışlayın. (Alkış seslerine Co-ni Bi-tıls diye tempo tutan kız
seslseri karışır.) Lütfen üstüme hücum etmeyin kızlar. Söyleyeceğim,
söyleyeceğim; Coni Bitıls marşını söyleyeceğim sizlere. Lütfen, lütfen
sahneye çıkmayın. Sabaha kadar söyleyeceğim.
FONDAN SES: (Tempo halinde bayan sesleri) Co-ni Bi-tıls, Co-ni Bi-tıls
MEHMET:
Evet başlıyorum. Lütfen üstüme hücum etmeyin Coni Bitıls marşını
söylüyorum. (Alkışlar ve tempo kesilir. Ses tellerini koparırcasına
bağırarak ve gitar çalarak şarkı söyler.) May neymis Coni, may neymis
Coni… Coni Bitıls ar goink tu sukul, Coni Bitıls ar goink tu sukul…
Go,go,gooo; no,no,nooo!
(Perde iner)
İKİNCİ PERDE
YEDİNCİ SAHNE
(Dekor: Akıl hastanesinde tek
yataklı küçük bir oda. Bir yatak, bir sandalye ve bir çöp kutusu…
Duvarlarda duvar yazıları göze çarpar: Boşuna peşimden koşma Brigitte,
sevmiyorum seni- Charles Bronson. Elveda dünyalılar, artık Jüpiter’e
yerleşiyorum-Astronot Niyazi. İlk golümü burda attım-Pele. Yalan söyleme
ulan, Pele benim- Hakiki Pele. Ben burada tahtaya çıktım-Napolyon.
Dudağımda cigara, cebimde bol para, bir paket de Bafra, püf,püf,püf-
Şair İsmet. Vaşingtonu satayrum- Nixon)
FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1975. Martın yirmisi. Çarşamba. Gece.
MEHMET:
(Deli gömlekleri içinde, sırtı seyircilere dönük, karşı duvara büyük
harflerle yazdığı CONİ BİTILS isminin son harfini yazmakla meşguldür.
Perde açıldıktan sonra yatağa oturur. Yastığın altından bir kâğıt kalem
çıkarıp yazar.)
Yıl 9999… Şubatın otuz sekizi. Günlerden Çarşamba
ertesi. Zaman gündüz ile gece arası. Bugün çok büyük bir gün… (Yazmayı
bırakıp seyircilere) Bugün büyük pop yıldızı Coni Bitıls Türkiye’ye
teşerrüf etmişlerdir. Yani ben, ben Coni Bitıls… Türk milletine tarihi
bir sürpriz yaptım ve onlara Türkiye’de olduğumu açıkladım.
(Yataktan
kalkar. Bundan sonraki sahnelerde hep sallana sallana, havalı bir
şekilde yürüyecektir. Ayrıca her sahnede gittikçe artan kaş göz
oynatmak, boyun çevirmek gibi tiklere sahip olacaktır.) Zaten birkaç
haftadır Türkiye’deydim. Niyork sıkmıştı beni. Alkışlardan ve
hayranlarımdan uzak kalmayı, sakin bir hayat yaşamayı arzuladım bir an.
Şöyle dedim, ücra bir ülkeye gideyim, birkaç hafta kafa dinleneyim. Hem
bu arada sakin kafayla birkaç beste çalışması yaparım. Böyle düşünürken
Türkiye geldi aklıma. Sessiz, sakin, güzel bir ülkedir deyip geldim.
Menajerim çok övmüştü burayı. Gerçi benim Türkiye’de de milyonlarca
hayranım var ama Türkiye’ye geleceğimi tahmin etmedikleri için
tanıyamazlar diye düşünüyordum.
Nitekim de öyle oldu. Küçük bir
ev kiraladım. On-On beş gün mütevazı bir hayat yaşadım. Evden hiç
çıkmadım. Beş altı kutu bisküvi ile idare ettim. Evden çıkmam tehlikeli
olabilirdi. Hayranlarım hayal kırıklığına uğrayabilirdi. Çünkü yıllar
evvel burada tanıştığım Mehmet Çelik adında bir arkadaşım vardı. Bir de
Fatma… Tesadüf bu ya ben Türkiye’ye geldiğim gün bu iki geri zekâlı
silâhlı olarak banka soymaya kalkışmış. Yakalanmışlar tabi. Güya
bankadan çalacakları parayla ihtilâlci arkadaşlarına silâh alacaklarmış.
Benim onlarla birkaç defa görüştüğümü bilir gazeteciler. Beni de
soyguncu veya planlayıcı ilân edebilirler diye evden hiç çıkmadım. Bu
zaman zarfında harika birkaç beste yaptım. Fakat nedense monotonluk
canımı sıktı. Birden alkışları özledim, ışıkları özledim. Çıkayım dedim
kendi kendime. Dışarı çıkayım. Türk halkına İstanbul’da olduğumu
müjdeleyeyim. Sevinsin garibanlar. Hem sevinsinler hem de ses nedir,
sanat nasıl yapılır öğrensinler.
Planladığım gibi de yaptım.
Gitarımı alarak sokağa çıktım. Gitarım? Gitarım nerde benim? (Sağa sola
bakınır.) Gitarım yok. Haa, evet; yatağın üstünde. (Yatağın altına
bakar.) Yok, üstünde yok; o zaman altındadır. (Battaniyeyi açıp bakar.)
Altında da yok. Evet buldum, çöp kutusunda. (Gidip bakar.) Burada da
yok. Nerede gitarım? Yok, hiçbir yerde yok. Çalmışlar, gitarımı
çalmışlar. Bir skandal, büyük bir skandal bu!... Coni Bitıls’ın gitarını
çaldılar. Bu ne rezalet! Odama bir telefon bile koymamışlar. Ne biçim
insan bunlar!.. Neyse, yarın bir telefon isterim. Vermezlerse çalarım.
Fakat gitarım nerde benim? Haa, şimdi hatırladım. Kızlar üstüme hücum
edince kırılmasın diye polisler aldı galiba… Evet evet, muhakkak öyle
oldu. Herhalde devlet müzesine koymuşlardır Coni Bitıls’ın gitarı
diyerek. Fakat tazminat davası açarım. Üç milyar dolar isterim. Aslında
daha fazla istemem gerekir ama mühim değil. Hatıram olsun Türkiye
müzelerine…
Öyle yaptım işte. Gitarımı alarak sokağa çıktım.
Yoldan gelip geçenler bana ve gitarıma bakıyorlardı, fakat
tanımıyorlardı beni. Nereden tahmin etsinler Coni Bitıls’ın İstanbul’a
geleceğini? Ben kızlara bakıyor ve içimden “Enayiler” diyordum. “Az
sonra benim kim olduğumu öğrenince çok pişman olacaksınız. Ama iş işten
geçmiş olacak. Siz hiç pas vermeyin bana, bir defadan fazla bakmayın;
kendimi tanıtınca civcivler gibi koşacaksınız peşimden. Bir imzalı
fotoğrafımı alabilmek için birbirinizi ezeceksiniz.”
Sonunda
karar verdim. Tanınmayan zat olarak sokaklarda yürümek sıktı beni. Coni
Bitıls olduğumu Türk milletine açıklayacak ve sevindirecektim onları.
Aksaray köprüsünün en üst yerine çıktım. Son bir defa daha baktım
insanlara. Ve onlar beni hâlâ tanımıyorlardı. Ve astım gitarımı omzuma,
en meşhur parçam olan Coni Bitıls go,go,go parçamı okumaya başladım.
İnsanlar öylece kaldılar ve hayranlıkla beni seyre daldılar.
Şaşkınlıkları ve mutlulukları kahkahayla gülmelerinden belli oluyordu.
Ve herkes yanındakine beni işaret ederek “Bak” diyordu. “Köprünün
üstünde haşin sesiyle şarkı söyleyen delikanlı var ya, işte o büyük
şarkıcı Coni Bitıls’tır.” Onlar beni seyrettikçe, birbirlerine beni
övdükçe ben daha bir şahlanıyor, daha çok bağırıyor, daha güzel
söylüyordum şarkılarımı. Beş-altı dakika içinde hayran kitlem arttı.
Çepeçevre sardılar beni. Her geçen saniye kalabalık arttı. Köprü tıklım
tıklım doldu, taşıtlar geçemez oldu. Herkes beni görmenin, beni
dinlemenin mutluluğuyla kahkahalar atıyordu. Ve ben hiç aldırmıyordum
onlara.
Söylediğim şarkı bitmek üzereydi ki polisler geldi,
kalabalığı yardı. Ben hayranlarıma dönüp “Evet” dedim. “Ben Coni
Bitıls’ım. Tanıdınız beni ve çok sevindiniz. Ben de sizleri tanıdığıma
çok sevindim… Ülkenizde birkaç hafta kalmaya niyetim var. Paralı ve
parasız olmak üzere bir dizi konser vereceğim.” Ben böyle konuşunca
kalabalık birden galeyana geldi, bir alkış tufanıdır koptu. Tam kızlar
üstüme hücum ediyordu ki polisler çevremi sardı. Polisler beni kızların
saldırısından zor kurtardılar. Sonra benim can güvenliğimi sağlamak için
bir taksiye bindirip buraya getirdiler. Benim burada olduğumu
hayranlarımın hiçbiri bilmiyor. Bu yüzden şimdilik emniyette sayılırım.
Zavallı hayranlarım, kim bilir beni nerelerde arıyorlardır?.. Buradan
çıkmam çok tehlikeli. Tuvalete giderken dahi yanımda birisi bulunuyor.
Her yere bir gözcü nezaretinde gidiyorum.
Burası büyük bir köşk…
Büyük apartmanlar ve yemyeşil söğütler, ulu çınarlar var burada. Sonra
bu köşkte çok büyük şahsiyetlerle tanıştım. Az önce yemekhanede
Napolyon’la karşılaştım. Bizim Napolyon saçlarını usturaya vurdurmuş.
“Neden?” diye sordum. “Hiç” dedi. Önemsiz bir hastalık.” Bir sene saç
uzatması yasakmış. Yemek dönüşünde Aristo’yla ayak üstü görüşüp felsefe
yaptık. Hayranlarımdan biriymiş. Aristo bana “Kulak işitir.” dedi.
“Evet, işitir.” dedim. “Sen de işitiyorsun.” dedi. Evet, ben de
işitiyorum. “O hâlde sen bir kulaksın.” dedi bana Aristo. Doğru, o hâlde
ben bir kulağım. Çok büyük bir filozof şu Aristo!... Fakat, fakat… Evet
evet, Aristo yanıldı. Yanıldı Aristo. Evet, kulak işitir; ben de
işitirim. Fakat ben kulak değilim kardeşim. Ben Coni Bitıls’ım yahu!..
Coni Bitıls’ım ben… Yanıldı Aristo. Yarın bu konuyu onunla tartışacağım.
Tesadüf bu ya bizim Amerika’nın başkanı Nikson’u da gördüm.
Nikson liseden sınıf arkadaşım olur. Çok tembel, geri zekâlı, huysuz bir
çocuktu. Ben ona zaten çok söylemiştim de dinletememiştim. “Oğlum
Nikson, biraz ders çalış. Sen bu kafayla gidersen Amerika bambaşka
bakanından başka bir şey olamazsın… Nitekim öyle oldu. Daha fazla
yükselemedi bizim Nikson.
Bu geceyi burada geçireceğim. Sabah
kahvaltısında hayranlarımdan Şekspir ile tanışacağım. Beni tanımak
istemiş. Hazret-i İsa’ya rica etmiş. Ne olur beni Coni ile tanıştır
demiş. Yarın sahneye çıkacağım. Kostümlerim de hazır… (Yatak çarşafını
söker; çarşaf tam ortadan yırtılmıştır, yırtık yerden kafasını çıkararak
çarşafı pelerin gibi giyer.) Çok güzel bir elbise… Paris’te diktirdim.
Yedi modacı, yedi günde hazırladı bu kostümü. Kıyafet çok önemli… Coni
Bitıls’ın her giydiği mükemmel olmalı. Çünkü yarın en az yüz bin kişiye
konser vereceğim ve seyircilerin hepsi kız olacak.(Volta atarken) Kostüm
güzel olmalı, Coni Bitıls’a yakışmalı. Bir dakika… Evet evet, ilham
geldi. Bu notaları yazmalıyım bir kâğıda. İlham geldi. (Kâğıt ve kalemi
alır, sandalyeye oturur, minibüs muavinlerinin müşteri çekmek için
bağırmaları gibi sesler çıkararak bir şeyler yazar) Bossaraba,
bossarabaaaa! (Boş araba) Aksıray, fıntıksade, tupkapi, besavliiiir!..
(Aksaray, Fındıkzade, Topkapı, Beşyüzevler.)
PERDE İNER
SEKİZİNCİ SAHNE
FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1975. Nisanın on biri. Salı. Gece.
MEHMET.
(Aynı dekor. Sandalyeye oturmuş, kucağındaki kordonu kopuk telefondan
numara çevirmektedir.) Doksan dokuz, doksan dokuz, doksan dokuz, bir
daha doksan dokuz… Aloo, alooo!.. Saner Bey siz misiniz? Evet, ben Coni
Bitıls. Memnun olabilirsiniz. Ben de memnun oldum. (Kalkar, telefon
elinde dolaşarak) O meseleyi görüşmek istiyorum. Evet, yarın müsaidim.
Beş veya altı parça okuyabilirim sizin gazinoda. Fakat on milyon dolar
isterim Saner Bey. Çok mu? Hayır hayır, dokuz milyona asla sahne almam.
Buna olanak yok Saner Bey. Malum, prestij meselesi. Olanaksız dedim.
Demek kabul ediyorsunuz? Bir mesele daha var. Yüz binden aşağı seyirci
olursa sahneye çıkmam. Yüz elli bin mi? Çok güzel!.. Demek yüz elli bin
kişi alıyor sizin gazinonuz? Bu daha iyi… Bir mesele daha var Saner Bey.
Seyircilerin en az yüz bini kız olmalı. İmkânsız mı? O hâlde kontratı
iptal ediyorum. Hayır, doksan dokuz bini kabul edemem. Anlaştık değil
mi? Ha, bir mesele daha var. Yaşı elliden aşağı olan erkeklere bilet
satılmasın. Sen de her şeye itiraz ediyorsun be kardeşim!.. Hayır, on
iki ile elli yaş arası erkekler benim konserime giremez. Tamam mı?..
Peki, bir mesele daha var. Kızların yaşı malum; on altıdan aşağı, yirmi
ikiden yukarı olmayacak.
En önde sarışınlar oturacak, ortada
kumrallar yer alacak, arkada ise esmerler olacak. Erkekler ise esmer
güzellerin arkasında ayakta izleyecek konseri. Evet, anlaşıldı değil mi
Saner Bey? Tamam, yarın saat yirmide… Gud baaay!
(Telefonu
sandalyeye koyar. Birkaç saniye sonra numara çevirmeden tekrar telefonla
konuşur.) Bir dakika Saner Bey… Kapamadınız değil mi? Ankara’ya nasıl
geleceğim? Uçakla olmaz,
(Telefonu sandalyeye koyar. Birkaç
saniye sonra numara çevirmeden tekrar telefonla konuşur.) Bir dakika
Saner Bey… Kapamadınız değil mi? Ankara’ya nasıl geleceğim? Uçakla
olmaz, çok yavaş gidiyor ve tehlikeli. Ef on altılar mı? Onlar da çok
dar, ruhum sıkılıyor içine girince. Hayır, vapur yolculuğunu sevmem,
deniz tutar beni. Temiz havada yolculuk yapmak istiyorum. Evet evet,
fayton olabilir. Siz sabahleyin faytonu gönderirsiniz. Anlaştık, gud
baay!..
(Telefonu sandalyeye koyup volta atar, kapıda biri
varmış, ona hitap ediyormuş gibi bağırır.) Sensin ulan serseri!... Bak,
canımı sıkma kadın; bayan demez döverim seni!.. Sen ne hakla bana
serseri diyorsun? Benim kim olduğumu biliyor musun sen? Bilmiyorsun
tabii. Bana derler Coni Bitıls… Şimdi anladın değil mi? Yaa, Coni
Bitıls’ım ben…(Sağına soluna bakınır, ayakuçlarına basarak somyaya
yaklaşır, yatağın altından sigara ve kibrit çıkarıp sigara yakar.
Kibriti atacakken sigarayı atar, sonra yerden alıp siler, sigarayı hem
içer, hem de onunla konuşur.)
Biliyor musun dostum, bir an neler
düşündüm neler!.. Ben şimdi Coni Bitıls’ım değil mi? Farz et ki cebimde
birkaç milyon dolarcık bile yok. Diyelim ki yatacak yerim de yok.
Farzımuhal canım!.. İşte böyle bir durumda belediyeye ait bir parka
girip bir banka uzanıp uyusam ve beni bu hâlimle bir kadın görse benim
hakkımda ne düşünür? Çekinme, çekinme; söyle… Yaaa!... Serserinin biri
diye düşünür değil mi? Fakat nasıl olur? Bana nasıl serseri diyebilir?
Bana, ben Coni Bitıls’a… (Kapıya bakar.) Bak, kafamı bozma kadın, bir
daha benim hakkımda böyle düşünürsen öldürürüm seni!.. Sen beni tanıyor
musun? Benim milyonlarca hayranım var. Bana her gün kızlardan binlerce
aşk mektubu geliyor.
(Yatağının altından bir kâğıt çıkarır.)
Bak, oku, işte ispatı… Okuyayım da dinle. (Okur.) Ey haşin erkek, ey
devlerin devi yüce Coni Bitıls!.. Ey ulu, yüce kocaman, büyük, iri Coni
Bitıls! Seni çok seviyorum. Ne olur aşağıda yazdığım adresime gel.
Samanyolu galaksisi, Dünya gezegeni, Avrupa kıtası, Brezilya-Kars… Fakat
bu mektup ve bunun gibiler benim için hiç önemli değil. İstersem
yakarım bunu. Çünkü her gün binlercesi geliyor bana. İstersem yakarım.
(Kibriti çakıp yakar, kâğıt henüz tutuşmuştur ki söndürür.) Fakat
yakmayacağım. Çünkü bunlar birer tarihi vesika. Tarihçiler hayatımı
yazarken hiçbir yanılgıya düşmemeli. Tarih doğru aktarılmalı gelecek
nesillere…
Telefon… Telefon çalıyor. Mutlaka hayranlarımdan
biridir.Ne çabuk öğrendiler numaramı!.. Artık ardı arkası kesilmez,
devamlı rahatsız ederler beni. (Ahizeyi alır.) Eloo!... Selma mı? Ha,
anladım, Berna… Paraya ihtiyacım yok Berna Hanım, sizin servetiniz beni
ilgilendirmez. Güzelliğinizle de ilgilenmiyorum. Ben sanatıma âşığım.
Sadece bir gece mi? Hayır, olanaksız… Her gece doluyum. Sahne
çalışmaları, plak işleri, film setleri, basın derken kendime dahi
ayıracak vaktim yok. İşim var, gelemem dedim sana. Hayır, kapıyorum.
(Telefonu kapar.)
Bıktım be!.. Bir dakika olsun kafamı
dinleyemiyorum. Zırt telefon, pırt telefon... İşte bir tane daha… Ama
cevap vermeyeceğim buna. (Volta atar, telefona) Çatlasan da açmayacağım,
patlasan da… (Bir sükût.) Fakat açayım. Kongo’dan bir iş teklifi
almıştım, şartları konuşmak için arayabilirler. (Ahizeyi alır, yüzü
buruşur.) Fatma mı? Beni çok sevebilirsiniz, normaldir. Sizin gibi
milyonlarca hayranım var benim. Hayır, teklifinizi kabul edemeyeceğim.
Bir skandal olur bu. Basın yayın organları ne der hakkımızda? İhtilâlci
bir banka soyguncusu ve ben Coni Bitıls; olacak şey mi bu? Lütfen
intihar etmeyin! Hayır, üzülmem, aksine sevinirim. Çünkü bir daha
rahatsız edemezsin beni. Cehennemin dibine kadar yolun var!.. (Kapar.)
Aptal, intihar edecekmiş!.. Alelâde insanlarla buluşup görüşürsem sanat
hayatım tükenir. (Volta atarak biraz düşünür.)
Fakat şunu bir
türlü anlayamıyorum. Beyazlar giymiş iki adam bugün sorguya çekti beni.
Daha önce de birtakım sorular sormuşlardı ama ben delidirler diyerek
önem vermemiştim. Yine aynı şey oldu. Sanki bilmiyorlarmış gibi adımı
sordular bana. “Coni” dedim. “Coni Bitıls” dedim, bir türlü
inandıramadım. “Adın ne senin, senin adın ne?” diye sorup duruyorlar.
Aptal mı bu herifler? Nerede doğduğumu, annemin ve babamın ismini
sordular. Salakça sorularından bıktım ve “Geçen hafta yayımlanan Nivs
Viik dergisinde hayat hikâyemi anlattım.” dedim. “Oradan okuyun.” dedim.
“Ayrıca dünyanın en meşhurları isimli ansiklopedinin birinci cildi
benim hayatımı anlatır, oradan ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.” dedim.
Herifler deli midir nedir, yine de beni tanıyamadılar. Ha bire “Adın ne
senin, nerelisin, babanın adı ne, İstanbul’da ne yapıyorsun?” gibi saçma
sapan sorular sordular. İyice canım sıkıldı. “Programım var, gitmem
gerekir.” dedim ama salmadılar beni.
Bu köşkten çıkmam tehlikeli
olabilir. Hayranlarım beni sabırsızlıkla dışarıda bekleyebilir. Fakat
burada neler dönüyor tam anlayamadım. Yarın yine adımı sorarlarsa
besteleyip teybe kaydettiğim son parçamı dinleteceğim onlara. Sesimi
duyunca belki akılları başlarına gelir. (Bir sükût) Teybim nerede?
Teybim de yok. (Yatağını arar.) Yok… Çalmışlar. Gitarımı nasıl
çaldıysalar teybimi de çaldılar. Skandal bu!.. Ya bestemi başka biri
benden önce plağa okursa? İç işleri bakanına şikâyet edeceğim bunları,
üç milyarlık tazminat davası açacağım. Ve tüm dünya basınına
açıklayacağım bu skandalları. Bakalım o zaman Türk polisi dünya basınına
ne cevap verecek?
PERDE İNER
DOKUZUNCU SAHNE
FONDAN SES: (Perde açılmadan önce) Yıl 1975. Nisanın on dokuzu. Çarşamba. Gece. (Aynı dekor, telefon yok.)
MEHMET:
(Öfkeli, volta atar.) Deli bunlar, deli!.. Beni tanımıyorlar, üstelik
hakaret ediyorlar bana. Dinlemiyorlar beni. Günlerden beri “Senin adın
ne?” diye sorup duruyorlar. “Benim adım Coni Bitıls” dedikçe benimle
alay ediyorlar. Coni değilmişim ben… Adın ne, adın ne, adın ne?..
Çıldıracağım… Söyledim, şarkı da söyledim onlara. Yine de tanıyamadılar.
En ünlü bestelerimi, hatta Coni Bitıls marşını dahi bağıra bağıra
söyledim. Yine tanımadılar. Üç-dört gündür hep aynı… Devamlı sorguya
çekiyorlar beni. Bestelerimi çalan ahlâksız Mozart’ın kafasında tabure
kırdığım günden beri odadan da çıkarmıyorlar. Bu köşkte mahkûm muamelesi
görüyorum. Bütün programlarım aksadı. Hayranlarım kim bilir bensiz ne
hâle gelmişlerdir! Zavallı hayranlarım!.. Allah kahretsin, her şey alt
üst oldu. Ne biçim insan bunlar!.. Serseriler, cahiller!...
(Aniden
durur.) Yazacağım. Dün ve bugün başıma gelen her şeyi yazacağım. Bütün
sırları ifşa edeceğim kamuoyuna. Yazdığım bu tarihi gerçekler elbet bir
gün yetkililerin eline geçecektir. Bu reziller de cezasını çekecektir.
Kaçırdılar beni. Mutlaka fidye isteyeceklerdir. Fakat yazacağım… Evet,
şerefim beş para olacak ama tüm gerçekler ortaya çıkacak. Tarih, gelecek
nesillere yanlış aktarılmayacak. Coni Bitıls’ın ne tür hakaretlere
maruz kaldığı vesikalarla ortaya çıkacak.
(Yatağın altından
kalem kâğıt çıkarır, oturup yazar.) Yıl 5549. Milattan önce. Aylardan
cuma, günlerden nisan, perşembenin yetmiş dokuzu. (Elindekileri somyaya
bırakarak) Evet, gitarımı ve teybimi çaldılar; ses çıkarmadım. Bu
kepazelikler yetmiyormuş gibi, bu rezil adamlar ne yaptılar biliyor
musunuz? Ey gelecek nesiller!.. Bu adi insanlardan ve onların ağa
babalarından hesap sorunuz. İşte tarihin en büyük hakikatini
açıklıyorum. Evet, beni dövdüler, yanlış duymadınız; beni, ben Coni
Bitıls’ı dövdüler…
(Işıklar söner, bir projektör sahneyi aydınlatır.)
FONDAN SES: (Yavaş yavaş yaklaşan ayak sesleri işitilir.)
MEHMET:
(Somyadan kalkar, korkarak kapıya bakar.) Geliyorlar, yine geliyorlar.
(Fondan ses devam etmektedir. Ayak sesleri yaklaştıkça Mehmet dehşete
kapılır, saklanacak yer arar.) Yine adımı soracaklar, yine dövecekler
beni. Geliyorlar, geliyorlar…
FONDAN SES: (Gıcırtıyla açılan bir kapı sesi, sonra ayak sesleri, sonra sessizlik…)
MEHMET: Ne olur gelmeyin, bana bir şey sormayın! Yalvarırım, ne olur!
FONDAN ERKEK SESİ: (Ağır, ürkütücü ve yankılı) Adın ne senin?
MEHMET: Söyledim size, söyledim ya!.. Coni dediydim hani… Coni Bitıls dediydim ya!..
FONDAN ERKEK SESİ: (Yüksek tonda, ekolu, korkutucu) Adın nee?
MEHMET: Coni, Coni Bitıls!...
FONDAN SESLER: (Önce bir vücuda vurulan sopa sesleri, ardından kahkahalar ve yankıları…)
MEHMET:
(Sopa sesleri işitildiğinde vücuduna vuruluyormuş gibi kafasını
elleriyle kollayarak inler ve o köşeden bu köşeye kaçmaya çalışır.) Ah,
vurmayın, ah!.. Durun, yalvarırım vurmayın!..Ah, imdat!..
FONDAN ERKEK SESİ: (Yankılı ve çıldırtıcı) Adın ne senin?
MEHMET: (Yerde inlerken) Coni Bitıls.
FONDAN SESLER: ( Üç defa sopa sesi, ardından kahkahalar…) Adın ne senin? Senin adın ne?
MEHMET: (İnatçı) Coni, Coniii!..
FONDAN SESLER: (Öfkeli) Coni mi? (Sopa sesi) Coni mii? (Sopa sesi) Coni mii? (Sopa sesi)
MEHMET: (Yerde kıvranarak inatla) Coniii!.. Conii!.. Conii!..
FONDAN SESLER: Coni miii? (Art arda vurulan sopa sesleri…)
MEHMET:
(Bitkin, tükenmiş, inadından vazgeçmiş hâlde) Hayır hayır, değil… Coni
değil… Ben Coni değilim. Sizin dediğiniz olsun. Coni Bitıls değilim
ben!.. (Yavaş yavaş yerden kalkar.) Yere batsın böyle şöhret!.. Ne olur
serbest bırakın beni!... Vazgeçtim şarkıcılıktan, meşhur olmayı
istemiyorum artık!...
FONDAN SAZ SESİ: (Anadolu’nun yanık türkülerinden biri çalınmaktadır.)
MEHMET: (Saz çalan kişiyi arar gibi yaparak) Bu ses… Bu ses…Saz sesi bu!...
ANNE SESİ: Mehmet, evlâdım, Mehmet’im benim!..
MEHMET: (Ağlamaklı) Ana, anaaa!.. Nerdesin ana, nerdesin?
ANNE SESİ: Mehmet’im, bir tanem, yavrum!..
MEHMET: (Sağa sola koşuşarak) Anam, nerdesin biricik anam? Kurtar beni anaaa!
ANNE SESİ: Üstünü ört yavrum. Yatmadan önce üç Kulhüvalla, bir Elham oku. Allah’a dua et yavrum!..
FONDAN ERKEK SESİ: (Kahkahalar…) Adın ne senin, senin adın ne? (Sopa sesleri…)
MEHMET:
(Sopa sesleriyle yıkıldıktan sonra) Vurmayın, tamam, vurmayın!..
Mehmet’im ben… Ben Mehmet Demir’im… Ayrancı Hasan’ın oğlu… Sazpınar’dan…
Ayrancı Hasan’ın Mehmet!..
FONDAN SAZ SESİ
MEHMET: (Umutla kalkar.) Köyüm, köyümü istiyorum!..
KIZ SESİ: Meemet, seni çok seviyom Meemet!..
MEHMET: Ayşe!... Ayşe’m, nerdesin?
KIZ SESİ: Gel Meemet, seni çok özledim, gel gayrı…
MEHMET:
(Sevinçli) Geliyorum Ayşe, geliyorum. (Kapıya koşar, açamaz. Kapıyı
yumruklamaya başlar, hıçkırıklarını salarak yere yığılır.)
(Fondan gelen saz sesiyle birlikte perde iner)
SON
Erturan Elmas
İstanbul / 1978
AYRANCI HASAN'IN OĞLU CONİ BİTILS
YanıtlaSilBiz yaş grubu olarak Coronalı günlerde dört duvar arasında haftalardır yaşamanın sıkıntılarını çekiyoruz.Doğum gibi ölümün de sıradan bir şey olduğunu biliyoruz ancak ölüm bizi bulmasın diye evlere tıkılıp kaldık.Her gün Tv den içimizi karartan haberler okumaktan iyici yaşlandık Eski hurda malzeme gibi.bir taraf atılmış hurda arabasının gelip götürmesini bekler gibi olduk. Unutulmuş,sanki ölüm kapımızı ha çaldı ha çalacak ve bizi bulacakmış gibi köşe bucak kaçar olduk.
Gençlerin yarına dair umudu var Biz yaştakiler için bir plan yapılmadığı için bizlerin ekmek kırıntısı tatlı düşlerimiz bile elimizden alındı.Corona virusundan önce umutsuzluk öldürecek bizi.Gözümüzün önünde derin derin çukurlar ve içine atılmayı bekler olduk.
Bu depresif günlerde kitap okuyarak vakit geçiriyorken tesadüfen hiç okumadığım bir tiyatro eserini okuma şansım oldu.CONİ BITILS
Satırları okurken birden ılgın ılgın bahar yelleri esti başımda.1971’de üniversiteli yıllarında buldum kendimi.Elimde içinde birkaç giysinin olduğu bir tahta bavulum,kolumda hayatımın ilk hediyesi sapları kırmızı Nacar marka dört köşeli bir saat, üzerimde kanarya sarısı kaç yıllık mantomla okulda öğrenci işlerinin önünde kayıt için kendimi bekler buldum.Sonsuz tatlı düşler ülkesinde seyahate başlamıştım.
Saf Anadolu kızı…En fazla üç katlı binaların arasında yaşarken üniversitenin kocaman blokları arasından adeta kayboluyordum. Yaşadığım yerde en beyaz buluta at diye binip dehlerken gece başımı kaldırıp baktığımda uzanıp ayı yakalamak isterken, birden kendimi dev gibi gelen taş binaların arasından bir avuç gökyüzünü görürken buldum. Şimdi o gökyüzünü balkondan görebiliyor olsam da satırlar arasında gezinirken içim kıpırkıpır,kalbim cocuk ve gençlik heyacanıyla doldu.yeniden.
Lisedeyken sınıfımdan bir iki arkadaşımda en fazla beş dakida teneffüs aralarında dersle ilgili bir şey sormuşken kendimi birden grupların arasında buldum.Ne renkli okul yıllarımın olduğunu yeni anladım.CONİ BITILS beni yeniden gençlik yıllarıma götürdü.Kaybettiğim heyecanımı hayatımın en güzel ve son hediyesi gibi bana verdi.Yeniden umut doldum .Kurumuş gazel olmuş yaprak gibi çıtır çıtır dağılırken birden baharda açan ilk tomurcuk ben oldum.Gönül bahçemde taç yapraklarımın dökülmeyeceği en güzel gül oldum .
CONİ BITILS tek kişilik tiyatro eserini kim okursa 50 yıl öncesinin gençlik yıllarında bulur kendisini.Ayrıca eserin yazarı Sayın Erturan Elmas hocamız tek başına bu eseri sahnelemiş.O zamanın teknik koşullarını düşünürsek bu zoru nasıl başarmışlar gıpta etmemek ne mümkün!Bence bu eser günümüzde kaybettiğimiz bir çok değeri yeniden hatırlamak için mutlaka sahnelenmeli.
CONİ BITILS tam da bu günlerde okunacak muhteşem bir eser.Emeğinize teşekkür ederim efendim.Ümran Dağaşan Özlük
.
.