RANZALARIN MİRASI
(-Ranza arkadaşım Durmuş Ali Karagöz’e-)
Sıkıntıyla döndü yatakta. Eski karyola yine gıcırdamıştı.
---Allah belânı versin!.. diye öfkeyle homurdandı.
Gecenin
bu saatinde en hafif tıkırtıya dahi tahammülü yoktu. En az yarım saat
bir sağa bir sola dönerek, derin ve çoğu zaman kederli düşüncelere
dalmadan uyuyamazdı. Bütün sırlarını açığa vurmak ister gibi, her
kımıldanışında inadına gıcırdayan bu karyoladan nefret ediyordu.
Alt kattan gelen başka bir gıcırtıyla:
---Öööf!.. diye mırıldandı. Kalktı yine.
Bir
oda kapısının açıldığını duydu. “Şimdi de merdivenler gıcırdayacak ve
buraya gelecek.” diye düşündü. “Bakalım neler yumurtlayacak bu sefer?”
Tahmin
ettiği gibi olmadı. Mutfaktan gelen tıkırtılara bakılırsa yukarı
çıkmayacaktı. Biraz olsun rahatlamıştı. Şimdi gıcırtılara aldırmadan
rahatça dönebilirdi yatakta.
Sol tarafına döndü. Üşüyen bacaklarını karnına doğru çekerek yorganın içine daha bir büzüştü.
Kar yine azıtmıştı. Eskisinden daha iri ve sık yağıyordu.
Pencere
önündeki elektrik direğinin ışığında lâpa lâpa uçuşan kar İlköğretmen
Okulundaki elma bahçesini hatırlattı ona. Etrafındaki elma ağaçlarının
daha uzun ve daha ice gösterdiği düz bir yolla ikiye bölünen bu bahçe,
öğrencilerin biricik sığınağıydı. Çünkü dört bir yanı yüksek duvarlarla
çevrelenmiş okulun sigara içilebilecek en müsait yeriydi orası. Ağaç
diplerini çapalatmak için derslerini bahçede işleyen yaşlı ve emektar
tarım hocaları haricindeki öğretmen ve idareciler nedense buraya adımını
bile atmazdı. Öğrencilerle aralarında gizli bir anlaşma vardı sanki.
Bahçedeki
yol teneffüs aralarında, öğle tatillerinde, etüt aralarında volta atan
öğrencilerle dolup taşardı. Gruplar hâlinde dolaşarak zevkle
sigaralarını tüttürürler, bol kahkahalı neşeli sohbetlere dalarlardı.
Hele kışın bir başka olurdu bahçe. Gece yarıları iri iri serpiştiren
karla beraber bahçedeki yola dökülen öğrenciler, dudaklarından eksik
etmedikleri sigaraları sayesinde ısınarak romantik aşk maceralarını
anlatırlar, üşüyen ayaklarını hızlı hızlı yere vurarak coşkun naralar
atarlardı. Yol boyunca ara ara dikilmiş elektrik direklerinin ışığındaki
beyaz benekli havayı seyretmek, sonra yine karanlığa dalarak yer yer
pırıl pırıl parlayan karla kaplı yolda derin ayak izleri bırakmak Durmuş
Ali’nin hiçbir zaman unutamadığı en tatlı hatıralarıydı.
Fakat o
güzelim kışlar geri gelmeyecekti bir daha. Dört buçuk senedir hiç
gelmemiş, bu zaman zarfında öylesine mutlu olmamıştı. Yüksek öğretmen
Okulunda geçirdiği kışlardan hatırında kalan çamurdan başka bir şey
değildi. Kalabalık İstanbul’da kar’ı ancak yüksek apartmanların
tepesinde görebilmişti.
Her türlü yasak ve baskıya rağmen
İlköğretmen Okulunda geçirdiği yedi yılı nedense daha çok seviyordu.
Birçok arkadaşının eşkâlini unuttuysa da birkaç tanesi yüz hatlarıyla,
mimikleriyle, giyim kuşamıyla, sesinin tonuyla hafızasında hâlâ
capcanlıydı.
Bir kırıklık vardı içinde. Ne yazık ki “yeniden
yaşayabilmek” ihtimaline hiçbir ümit vermeyen zaman, o günleri obur
midesinde eriterek geriye tatlı bir hatıradan başka bir şey ifade
etmeyen cansız gölgeler bırakmıştı. O günlere dönemeyecekti artık. Gizli
gizli içtikleri sigaraların o gizemli zevkini alamayacaktı bir daha.
Gece yarıları bekçiyi aldatarak, sırf muzırlık olsun diye yastık kılıfı
dolusu elma çalamayacaklardı bahçeden.
İlk dört yıl nefret ederdi
okuldan. Daha sonraları alışmış, bazı can sıkıcı olaylara rağmen
benimsemişti orayı. Şimdi ise özlüyor, çabuk bitti diye hayıflanıyordu.
“Yeniden dünyaya gelsem yatılı öğretmen okuluna gider miydim acaba?” diye kendi kendine sordu.
Cevabı
“kesinlikle hayır”dı. Fakat okun yaydan çıktığı bu yaştan sonra maziyi
tekrar yaşamak istemesi gayet doğaldı. İş işten geçmişti bir kere.
Çoktandır yatılı okulu seven gönlü ve o yıllardan nefret ederek suçlayan beyni arasındaki savaş yine başlamıştı.
“Ne
münasebet!..” diye düşündü. “Kel ölünce sırma saçlı olurmuş. Hatıralar
ufak tefek can sıkıcı olaylara yer vermez. Okuldayken aldığım zayıf bir
not birkaç gün canımı sıkardı.. Kahvede pişti oynarken veya okulda
sigara içerken yakalanınca infazını bekleyen idam mahkûmları gibi
idareye çağrılacağım günü korku içinde beklerdim. Şimdiyse o zayıf
notların, disiplin kurulundan aldığım cazaların hiçbiri aklımda yok.
Hatırımda hep güzel şeyler, romantik ve mutlu dakikalarım kalmış.
Beynini baskı altına alan gönlünün sesiyle:
“Yanılıyorsun…”
diye devam etti. “Aldığın iyi bir not da sevindirirdi seni. Dibine
kadar içtiğin sigaralar, kuytu kahve köşelerinde eline aldığın oyun
kâğıtları sırf yakalanmadığın için zevk verirdi sana. Şimdi sigara ve
kahvede eski neşeyi bulamıyorsan bu serbest olduğun içindir. O zamanlar
seni çok mutlu eden bu eğlenceleri, derslerindeki başarıları da unuttun.
Fakat gerçek olan bir şey var: Mutluydun orada. Eğer yeniden dünyaya
gelirsen yatılı okula girip girmeyeceğinse başka bir konu. Bunu
karıştırma…”
Tatlı tatlı tebessüm etti. O günleri yeniden yaşıyor gibiydi.
Bambaşka
bir hayattı yatılı okul. İlköğretmen Okulunda bir yıl, Yüksek
Öğretmende ise bir sömestr kaybederek tam on bir buçuk yıl devletin
ekmeğini yemiş ve şubat devresinde coğrafya öğretmeni olmuştu. İki hafta
önce terk edilen bir dünya ve bir ay sonra başlayacak yepyeni bir
hayat… Tahta sıralardan kürsüye… Kim bilir belki de bunun sancısını
çekiyor, hoş hatıralarını bunun için özlüyordu.
En basitinden
yatılı okulun ranzalarla dolu yatakhanesi ayrı bir âlemdi. Gülenler,
haykıranlar, boğuşanlar, ağlayanlar, uyurgezerler, altını pisleyenler…
Bazen sekiz, bazen yüz kişiyle nefes nefese yattığı bu irili ufaklı
koğuşlarda nelerini görmüştü! İlköğretmen Okulunda tahta, Yüksek
Öğretmende ise demir ranzalarda yatmıştı. Daha çok köşelerdeki ranzaları
tercih ederdi.
İki, bazen üç tarafı duvarla çevrili, üst tarafta
ise başka birinin yattığı, kapalı bir kutuyu andıran yüzlerce ranzada
acı ve tatlı nice hatıralar bırakmıştı.
Şimdi yattığı karyolayı
ne kadar da yadırgıyordu!.. Yaz tatili için eve geldiğinde ilk haftalar
aile hayatına alışmakla geçerdi zaten. Necati ile kaldığı odada daha
altı kişinin barınabileceğini düşünür, rahatça bağdaş kurup sofraya
çökerek aynı tabaktaki yemeği çalakaşık atıştıran aile fertlerine ayak
uyduramaz, eve girerken ayakkabılarını çıkarmayı unutur, üzerinde hiçbir
yazı ve resim bulunmayan helâ duvarlarına hayretle bakardı. Fakat
sonra; her geçen yıl bir hafta ile bir ay arasında artmış olan bir süre
içinde alışırdı evine.
Fakat bu defa aradan üç hafta geçtiği
halde alışamamış, üstelik evinden ve ailesinden nefret etmeye
başlamıştı. Bu sonucu doğuran sebep kasabadan uzak kaldığı iki buçuk
yıldı. Zaten geçen yaz tatilinin ancak on beş günü baba evinde geçmişti.
Mayıs sonlarına doğru iyi bir ücretle bir muhasebe işine girmişti
İstanbul’da. Babasının mektupla çağrısı üzerine, ailesini ziyaret için
aldığı on beş günlük tatil dışında bütün yaz ve son sınıfta okuduğu
öğretim döneminde de haftada altı saat olan derslerine devam etmek
şartıyla işi bırakmamıştı. On sekiz ay önce sıkıntı ve bunalım içinde,
ailesiyle iç içe fakat onlardan çok uzak geçen bu kısa tatil sayılmazsa,
iki buçuk yıl havasını teneffüs etmediği aile hayatına uyum
sağlayamaması çok doğaldı.
Şu an gözlerini diktiği pencere,
gıcırdayan şu karyola, öbür yatakta kim bilir kaçıncı uykusuna dalmış
olan Necati, odadaki her şey ayrı bir âlemin varlıklarıydı. Kendisinin
alışık olmadığı, üstelik yadırgadığı bir âlem…
Tahta merdivenlerin gıcırdadığını duyunca düşüncelerinden sıyrıldı.
---Hey Allah’ım!.. diye söylenerek gözlerini yumdu. Buraya uğramasa olmaz sanki!...
Kapı gıcırtıyla açıldı. Elektrik yandı. Baş ucuna yavaşça yaklaşan biri saçlarını okşayarak fısıldadı:
---Durmuş Ali!... Uyuyamadın mı yavrum?
Gözlerini açtı. Baş ucunda ihtiyar bir kadın vardı. Soran gözlerle ona bakarak:
---Ne var? dedi.
Kadın ısıttığı bir tuğlayı eski bir havluya sarmış elinde tutuyordu.
---Kanifer, dedi şefkatli bir sesle. Üşümüşsündür…
---Koy hadi, koy!
Kadın
yorganı kaldırdı. Sıcak tuğlayı Durmuş Ali’nin tam ayakları altına
yerleştirdi. Yorganı, vücudunun hiçbir tarafı açık kalmayacak şekilde
yeniden örterken:
---Sıcak tutar, dedi. Ayakların ısındıktan sonra karnına koyarsın.
---Tamam tamam, gidip yat!..
Kadın Necati’yi de iyice örttükten sonra “Allah rahatlık versin!” diyerek elektriği kapadı, aşağı indi.
Hep
böyleydi işte… Durmuş Ali azıcık kıpırdasa yatak gıcırdar, kadın onun
uyuyamadığını anlar ve hemen yukarı çıkardı. Ardından bir sürü gereksiz
sorular sorardı: “Ne oldu? Neyin var? Başın mı ağrıyor? Aspirin
getireyim mi? Dur sana kanifer hazırlayayım…”
Hiç işi yok muydu
bu kadının? Hiç uyumaz, hep yukarısını mı düşünürdü? Niçin gece yarıları
kalkıp rahatsız ediyordu Durmuş Ali’yi?
“Kim bu kadın?” diye
geçirdi içinden. “Benim neyim oluyor? Gece yarıları pis bir tuğlayı
ısıtarak kalorifer hazırladığını zanneden, sonra da peltek sesiyle
‘Kanifer yaptım ayaklarına koy.’ diyen bu kadının nesi oluyorum ben? Onu
hangi duygular sıcacık yatağından çıkartarak bu odaya getirtiyor?”
Ayaklarını yakan tuğlayı nefretle itti. Az sonra yüreğini sızlatan bir sesle:
---Annem
o benim, diye mırıldandı. O kadın benim annem… Özbeöz annem… Yanında
yatan ihtiyar da babam… Sulbünden geldiğim ebeveynlerim.
Ne kadar
da yabancıydı onlara!... Az evvel odasına gelen kadınla sokaktan geçen
ihtiyar bir kadın arasında sanki hiç fark yoktu. İkisi de o derece
uzaktı Durmuş Ali’ye.
“Fakat o benim annem!..” diye düşünerek
irkildi. “Annem o benim ve ben onu böylesine uzak hissediyorum kendime…
Anne… An-ne… An ve ne… Ne var bu kelimede?
Sihirli bir mana arar gibi harflere ve hecelere dikkat ederek “anne” kelimesini birkaç defa tekrarladı.
Bu
iki hecelik kelimede herkesin bahsettiği sıcak, müşfik olan şey neydi?
Var mıydı böyle şey? Varsa Durmuş Ali bunu neden bulamıyordu? Ha sopa,
ha kalem, ha deniz, ha anne… Durmuş Ali için bu kelimeler arasında ayrı
varlıkları hatırlatması dışında hiçbir fark yoktu. Kalem kalemdi, sopa
sopaydı, anne de çocuk doğuran kadın demekti. Hepsi bu kadardı işte…
Oysa dağlar kadar fark olmalıydı. Anneler için binlerce şiir, yüzlerce
roman yazılmış, şarkılar bestelenmişti. Biliyordu bunu… Bu kelime ve bu
kelimeyle nitelenen kadına karşı hissetmesi gerekip de hissedemediği
bazı duyguların diğer insanlarda –meselâ Necati’de- mevcut olduğunu da
biliyordu. Eksiklik Durmuş Ali’deydi.
Evet o kadın dokuz ay
karnında taşımıştı kendisini. Emzirmiş, etinden et, canından can
vermişti. Yıllarca altını temizlemiş, beşiğinin başında sabahlayarak
gözü gibi korumuş, üç öğün yemeğini hazırlamış, saçını süpürge etmişti.
Bu bir gerçekti. En yakın misali biraz evvel gerçekleşen olaydı.
Üşenmeden yatağından kalkıp “aman oğlum üşümesin” diyerek tuğla
ısıtmıştı.
Fakat bir gerçek daha vardı ortada. Durmuş Ali onu
tanıyamıyor, yakın hissedemiyordu kendisine… Yedi sekiz yaşlarındaki
Durmuş Ali’nin annesine karşı hissettiği duygulardan, ona olan
bağlılığından eser kalmamıştı artık. İlkokul çağındayken çok severdi bu
kadını. Ta yürekten gelen bir sesle “anne” derdi ona. Boynuna sarılırdı.
Bir şeyden korkunca “Anne, anne!” diye bağırarak kollarına atılırdı. Ve
orada bütün tehlikelerden uzak olduğuna inanarak mutlu olurdu. Şimdi
ise o kadın hiç görmediği, tanımadığı bir yabancı gibiydi. Sevemiyor,
ona karşı sıcak duygular besleyemiyordu. Elinde değildi bu.
Sadece
ona karşı değildi yabancılığı. Meselâ öbür yatakta uyuyan on beş
yaşındaki delikanlı… Necati… Yani kardeşi… Kimdi o? Kardeş ne demekti?
Kardeşe karşı nasıl duygular hissetmeliydi insan? Davranışları nasıl
olmalıydı? Bunların cevabını biliyordu. Kardeşini sevmeliydi. Onu
korumalıydı her şeyden önce. Ona güler yüz göstermeli, zaman zaman da
çıkışmalı, gerekirse dövmeliydi… Koruyordu. Güler yüz gösteriyor, bazen
de ağabey olduğunu hatırlayarak çıkışıyordu. Fakat sırf ağabey olduğunu
göstermek için, belki de ağabey olabilmek için yapıyordu bunu. Lâkin
sevemiyordu işte. Sevmek elinde değildi. Herkesi, sokaklarda dolaşan
diğer insanları sevdiği kadar sevebiliyordu ancak. Daha samimî, daha
sıcak, daha müşfik duygular hissedemiyordu ona karşı.
Sahi bir de
dokuz yaşlarında bir kız kardeşi vardı. Küçük Ayşe… Durmuş Ali okuldan
gelince sevincinden deliler gibi uçan, ağabeyi kasabadan gidince
hıçkırıklarla ağlayan küçük Ayşe… O da kardeşiydi ve Necati kadar,
aşağıdaki kadın kadar uzaktı Durmuş Ali’ye. Zaman zaman boynuna neşeyle
sarılan bu küçük kızı, sırf sevgisine karşılık olsun diye kucağında
hoplatır, sırtında taşır, dükkândan çikolatalar alırdı.
Evlenip
de çoluğa karışan iki ablasını çoktan defterden silmişti. Onları
umursamıyordu bile. Bazen simalarını dahi hatırlayamadığı,
karşılaştığında yapmacık bir sevinçle ellerini öptüğü, uzun zaman
karşılaşmayan insanlar arasında geçen alışılmış sorular ve cevaplarla
yanlarından kaçarcasına ayrıldığı bu iki kadın öz ablalarıydı güya…
Bu
insanlar; aşağıda horul horul uyuyan, az konuşup daima somurtan kır
saçlı adam, “kanifer” hazırlayan kadın, aynı odayı paylaştığı on beş
yaşındaki delikanlı ve yan odada yatan küçük kız bir aile teşkil
edebilirdi. Fakat Durmuş Ali bu ailenin bir ferdi olamazdı. İmkânı yoktu
bunun.
Sevildiğini, çılgınca sevildiğini hissediyordu. İşte
yüreğinin taşıyamadığı muazzam yük buydu. Kendisiyle iftihar ediyorlar,
ondan çok şey bekliyorlardı. Beklediklerini de verecekti. Tahsil hayatı
parasız yatılı okullarda geçtiği hâlde, Necati’yi okutmamak pahasına zar
zor okutmuşlardı Durmuş Ali’yi. Şimdi sıra kendisine gelmişti. Maaşının
yarısını bunlara gönderecekti. Göndermesi gerekirdi. Yapılan bir
iyiliğe karşılık verir gibi, yirmi üç yıldan beri karnını doyuran,
gurbetteyken paralar gönderen iyi kalpli bir zata borcunu öder gibi para
yollayacaktı.
Bu insanlarla arasındaki tek bağ buydu işte. Kendisi bir borçlu, onlarsa alacaklıydı.
Aslında
bütün derdini, bu korkunç hakikatlerin failini gayet iyi biliyordu
Durmuş Ali. Aile hayatından çok küçük yaşta kopmuştu. Daha çoraplarını
giyemezken yatılı okulun ranzalarında bulmuştu kendisini. O zamanlar
henüz on iki yaşında, otuz dört kiloluk küçücük bir çocuktu.
Önce
yadırgadığı yatılı okul hayatını yıllar geçtikçe benimsemiş, dördüncü
sınıftan sonraki yıllarda yadırganan çevre aile hayatı olmuştu.
Okuldayken bir anne ve babası, onu düşünen kardeşleri olduğunu
haftalarca unutuyordu. Hafızasında “biz de varız” diye ara sıra beliren
aile fertlerinin yerini okul arkadaşları almıştı.
Ve işte korkunç
hakikat… Zürriyetinden geldiği insanları sevemiyor, yine yatılı okulu,
İstanbul’un sokaklarını, hiç tanımadığı insan kitlelerini arzuluyordu.
On
altı yaşındayken ruhuna serpilen bu tohum üç yıldır yeşererek zehirli
dallarıyla beynini sarmaya başlamıştı. Geçen yaz kasabada geçirdiği can
sıkıcı on beş günü düşünüyor, ruhunu bir suçlu gibi muhakeme eden
beyninin suçlamalarıyla çektiği vicdan azaplarının yeniden başladığını
fark ederek yatakta bunalıyordu.
Kaçmalıydı buradan. Başka bir
şehre, onu kimsenin tanımadığı yerlere gitmeliydi. Tayini bir çıksa her
şey hallolacaktı. Haberi alır almaz gidecekti kasabadan. Bu aileyle iç
içe yaşayamazdı. Üç haftadır neler çektiğini bir Durmuş Ali bir de Allah
bilirdi. Onlarla karşı karşıya her gelişinde kendisinden iğreniyor,
sevgiye yine sevgiyle mukabele edemediği için kendini suçlu
hissediyordu. Kötü geçen gecelerden sonra aynı sofrada dirsek dirseğe,
göz göze kahvaltı etmek ne büyük işkenceydi!..
Öğle ve akşam
yemeklerinde kasten ortadan kayboluyor, genellikle tek başına bir şeyler
atıştırıyordu. Sırf anne ve babasıyla, kardeşleriyle yan yana olmamak
için kahve kahve dolaşıyor, kasabadaki sayılı arkadaşlarıyla lüzumsuz ve
sıkıcı eğlencelere dalıyordu. Aile fertleriyle karşı karşıya olmak
dayanılmaz bir azap hâline gelmişti. İşin kötüsü üstüne düşüldükçe
onlara kızıyor, nefrete benzer duygular hissediyordu.
Sıkıntıdan
terlemişti. Öbür yanına dönecekti ki “Damlar yine…” diye düşünerek
vazgeçti. “Aah!... Şu tayin bir çıksa da kaçsam buradan.”
Başka çıkar yol yoktu. Ancak onlardan uzaktayken mutlu olabiliyordu.
“Çünkü
aklıma gelmiyorlar.” diye geçirdi içinden. “Aylarca aklıma gelmeyen,
sağlık durumlarını, neler yaptıklarını zerre kadar merak etmediğim bu
insanlar ve ben…
Tiksiniyordu kendinden. Ağlamak istiyordu. Sanki
onlar için bir damla gözyaşı dökebilirse o kadını “anne” gibi kendine
yakın hissedecek ve vicdan azabından kurtulacaktı.
Fakat onları
sevmek nasıl imkânsızsa, onlar için ağlamak da imkânsızdı. Kaç gece sırf
ağlamak için bir şişeye rakı ile su koyup karanlık tarlalara dalmış,
bir ağacın altına çökerek kusuncaya kadar sarhoş olmuştu. Rakı dolu
şişeden içtiği her yudumda “Ağlamalısın, onları sevmelisin” diye kendine
ne kadar telkinde bulunmuşsa da başaramamıştı bunu. Oysa sevdiği bir
okul arkadaşını hatırlayınca onunla geçen neşeli günlerin hayaline
kapılarak kolayca ağlayabiliyordu.
Ne müthiş, ne utanç verici hakikatlerdi bunlar.
Durmuş Ali’nin çektiklerini şu dünyada kaç kişi çekiyordu acaba? Aynı ruh hâleti içinde bunalan insanlar var mıydı?
“Olmaz
mı?” diye düşündü. “Meselâ Yusuf… O da benim gibi yatılı okullarda on
bir yıl okumuş. Zavallı Yusuf!... Senin çektiklerini çok iyi anlıyorum
dostum. Yıllarca ranzalarda ömür çürüten kaderdaşlarımızdan başka kimse
anlayamaz bizi zaten. Çocukluğunu ailesinin yanında geçirmek
bahtiyarlığına erişmiş insanların bizim duygularımızı hissetmesi
imkânsızdır. Çektiğimiz azapları onlara anlatsak, öyle yavan gelir
ki!... Bu nedenle kendime acıdığım kadar sana da acıyorum dostum.”
Yusuf’un kansız yüzünü; kederli, mavi gözlerini görür gibi oldu.
---Ranzaların çocuğu, diye mırıldandı.
Gözleri yaşarmak üzereyken silkindi.
---Allah
kahretsin!... diye homurdanarak çıktı yataktan. Masadan sigara paketini
alıp bir tane yaktı. Pencereye yaklaştı. İdrak etmeyen gözlerle
serpiştiren kara bakarak:
“Ağlayacağım.” diye düşündü. “Annem
için ağlayacağım. O benim annem… Hayır hayır, daha sıcak olmalı… Anam o
benim, biricik anam… Beni dünyaya o getirdi. Geceler boyu beşiğimi o
salladı. Karnımı üç öğün doyuran da o… Anam o benim, biricik anam!...”
Gözlerini yumdu. Sigarasından uzun bir nefes çekerek:
“Anam
ölüverse ne kötü olur!... “diye devam etti düşüncesine. Çoluk çocuk
mahvoluruz. Anamın soğuk ve beyaz yüzünü görünce kim bilir ne kadar
üzülürüm.”
Annesini ölmüş olarak hayallemek istiyordu.
Birkaç
saniye sonra dudaklarını ısırarak gözlerini açtı. Olmuyordu… Değil
annesini ölmüş gibi hayallemek, yüzünü dahi hatırlamıyordu. Gözleri ne
renkti? Dudaklarının biçimi nasıldı? Yüzü kırışmış mıydı? Saçları uzun
muydu? Zayıf mıydı? Şişman mıydı? Hiç, hiçbir şey hatırlamıyor, bütün
çabalarına rağmen annesinin simasını gözleri önünde canlandıramıyordu.
Sırsıklam tere batmıştı. Sigaradan üst üste çekerek:
---Oof!.. diye mırıldandı. Beni kurtar Allah’ım, kurtar beni!..
Merdivenlerin gıcırdadığını duyunca telâşla irkildi.
“Gene
mi?” diye düşünerek yatağa baktı. Hemen yatıp uyuma numarası
yapmalıydı. Fakat oraya kadar yürürse bu sefer odanın döşemeleri
gıcırdayacak, uyanık olduğu yine anlaşılacaktı. Ne biçim kadındı bu?
Yine bir şeyler uydurarak vicdan azabı denilen bataklığa daha fazla
sürükleyecekti Durmuş Ali’yi.
“Belki de o değildir.” diye düşündü. Babam helâya çıkıyordur belki de.”
Sigarayı
söndürdü. Beklemekten başka çaresi yoktu. Merdivenleri gıcırdatarak üst
kata çıkan ayakların sahibine her geçen saniye daha fazla sinirlenerek
öfke içinde bekledi.
Kapı gıcırtıyla açılınca kanı tepesine çıkıverdi.
Yine
oydu. Az evvel yüzünü hatırlamaya çalışıp da başaramadığı kadındı.
Elektriği açmış şaşkın şaşkın gözlerle oğluna bakıyordu. Elinde de beyaz
bir sıvıyla dolu olan bir bardak vardı. Süt olmalıydı… Ne aralık uyanıp
da süt ısıtmıştı?
Efendisine aşırı sadık bir uşak gibi kapıda
dikilen bu kadını anlayamıyor, elindeki bardağı, tülbendini; beyaz,
benekli geceliğini nefrete benzer hisler içinde öfkeyle süzüyordu.
Birkaç saniyelik sükûttan sonra:
---Uyuyamadın mı oğlum? diye sordu kadın.
Kızıyordu işte. Değil onu sevmek, yüzünü dahi görmeye tahammülü kalmamıştı.
Onunla
daha fazla konuşursa yıllarca unutamayacağı kötü bir hareket yapmaktan
korkarak, kadının yüzüne bile bakmadan sessizce yatağa yürüdü.
Kadın yanına gelmiş, elindeki bardağı uzatarak:
---Al, iç evlâdım, dedi. Süt kaynattım sana. Hem içini ısıtır, hem de uykunu getirir.
Sıkılı
yumruklarını daha bir sıkarak ters ters baktı Durmuş Ali. Burnunun
ucuna kadar sokulan bardak şuurunu kaybettirmeye yetmişti. Hiddet içinde
bardağa bir yumruk yapıştırdı.
İnce kemikli, zayıf, nasırlı
ellerdeki bardak bu darbeyle uçmuş ve “küt” diye odanın ortasına
düşmüştü. Odadaki kilimin ortası, dökülen sütten beyaza kesmişti.
Kadın
önce korktu, sonra şaşırdı; sonra bir bardağa bir Durmuş Ali’ye baktı.
Bir anlık bakışmadan sonra kadın ellerini yüzüne kapayıp hıçkırıklarını
saldı.
Hiddeti geçmişti Durmuş Ali’nin. Şimdi ne üzülüyor, ne
seviniyor, ne de kızıyordu. Alelâde bir manzara seyreder gibi bakıyordu
kadına.
Daha fazla robot gibi dikilemezdi. Bir şeyler yapması gerekiyordu.
“Bu
kadın benim annem…” diye düşündü. “Bir evlât gibi davranmam gerekir. Bu
hastalıktan kurtulana kadar durumu idare etmem lâzım. Bir şeyler
söyleyip gönlünü almalıyım.
Kadının yanına diz çöktü. Omuzlarını tutarak:
---Ağlama ana, dedi, ağlama,sus!.. Ne var ağlayacak? Bir kazadır oldu işte…
Kadın işitmemiş gibiydi. Kesik kesik hıçkırıyor, tülbendinin ucuyla gözlerini silmeye çalışıyordu.
Durmuş
Ali’nin kelime dağarcığı bu kadardı sanki… Söyleyecek başka söz
bulamıyor; nutku tutulmuş, öylece ağlayan kadına bakıyordu. Kadının
akıttığı gözyaşları karşısındaki hissizliğine beyni inanamıyor,
çıldıracak gibi oluyordu.
“Böylesine sahte bir ses ve ruhsuz
cümlelerle teskin edemem onu.” diye düşündü. Her şeyi anlatmalıyım ona.
Bütün gerçekleri, ruhumdaki fırtınayı olduğu gibi sermeliyim gözlerinin
önüne. O benim annem ve beni fazlasıyla seviyor. Beni anlayacağına,
yaralarımı saracağına inancım sonsuz. Ruh hâlimi bütün çıplaklığıyla
anlatmalıyım ona. Ancak o zaman kurtulurum bu dertten.”
Bu niyetle daha bir sokuldu annesine.
---Sus
ana, dedi. Allah rızası için sus! Beni dinle. Benim hiç suçum yok ana.
İnan ki benim hiç suçum yok. Masumum ben. Ranzaların mirası bu bana,
ranzaların mirası…
Bu ses?.. Sesteki mana?.. Ve bu kelimeler?...
Bütün
bunlar Durmuş Ali’nin miydi? Kendi ağzından mı çıkmıştı? Annesine karşı
böylesine içten bir ses çıkabilir miydi dudaklarından? İmkânı var mıydı
bunun? Bir an saçlarının diken diken olduğunu fark etti.
Donakalmıştı.
Düşünmeden,
dudaklarından kesik kesik çıkıveren bu cümleler sesindeki ıstırapla
birleşerek köz gibi yakmıştı yüreğini. Bu iki kelime ve telâffuzundaki
mazlum ses beynindeki bütün suçlamaları, bütün tereddütleri bir anda
silivermişti.
Sanki ruhunu yargılayan beyni hakiki suçlunu
“ranzalar” olduğunu anlamış ve Durmuş Ali’nin masumiyetine inanarak
beraat kararı vermişti. Böylesine bir rahatlamayla “ranzaların mirası”
diye düşündü. “Ben masumum. Benim hiçbir suçum yok. Ranzaların gadrine
uğramış bir zavallıyım ben. Ama iyileşeceğim.”
Aynı cümleyi tekrar tekrar, haykıra haykıra söylemek ihtiyacıyla yanıp tutuşuyordu.
Kadın söylenenleri duymamış, duysa bile anlamamıştı. Dizleri üzerinde bir topak olmuş, vücudu hıçkırıklarla sarsılıyordu.
İri elleriyle omuzlarını sıktı kadının.
---Ya
ana, dedi sükûnetle… İşte böyle… Ranzaların mirası bu bana…
Anlayamazsın sen… Anlamanı da istemiyorum. Göreceksin bak, yakında ne
kadar iyi bir evlât olacağım!.. Ağla ana, ağla… Uzun uzun, doyasıya
ağla… Beni daima sev. Senin sevgine muhtacım ben… Ben de ağlayacağım
ana… Çünkü sen benim anamsın, biricik anamsın…anamsın…
Böyle dedi Durmuş Ali ve başını hasretle annesinin dizlerine koydu; dolu dolu olan gözleri sicim gibi akıyordu.
(Son)
Erturan Elmas
İstanbul / 1978
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder