TAHRİF EDİLMİŞ BİR HAYAT
Evet, yaşamak budur işte! Hayatın tadını çıkarmak buna denir.
Sahildeki
içkili bir restorandayım, denize nazır ön masalardan birine kurulmuşum.
Ağustosun ılık rüzgârları denizi yalayıp iyot kokularını burnuma
getiriyor. Nemi ve temiz deniz havasını ciğerlerime çekerken buz gibi
biramı yudumluyorum.
Bir şişe birayı içince boşandığım eşimi,
ikinci şişeden sonra beni telefonla dahi arayıp sormayan subay oğlumu,
üçüncü biradan sonra da o olayı unutmaya başlayacağım. Tek hedefim, Ziya
Paşa’nın: “İç bade, güzel sev var ise akl u şuurun. / Dünya var imiş ya
ki yoğ olmuş ne umurun.” beytinde ifade ettiği hayat felsefesine
ulaşabilmek… Düşünmeyen, irdelemeyen, sadece bedenin arzularına çare
arayan boş bir beyin… Sonra da gelsin mutluluk saatleri…
Gurup
vaktine de az kalmış. Kavuşmakta olan güneşi; sarı, turuncu, kırmızı
renklerin dansını ve sudaki yansımalarını izleyeceğim az sonra. Haşim’in
dediği gibi son ışıklarla bulutlar cengine şahit olacağım.
Masada
tek başınayım ama masa üstünde üç–dört kişilik meze var. Kebap, ezme,
salata, çeşit çeşit çerez, peynirin envai türlüsü, kavun ağırlıklı meyve
tabağı ve tabii ki buz gibi bira… Ben haftada bir gün kendime böyle
ziyafet çekerim. Her hafta, aynı gün ve aynı yerde… Her cumartesi,
akşama doğru başlar ziyafetim ve gece yarısına kadar sürer. Haftanın
diğer akşamlarını ise, üçüncü sınıf birahanelerde akşamcı dostlarımla
geçiririm.
Acısız kebaptan bir yudum yiyorum; nefis… Bira dolu bardaktan birkaç yudum içiyorum; harika…
Biliyor
musunuz ben eskiden hiç alkol kullanmazdım; hatta sigara bile içmezdim.
Sigaraya o olaydan sonra başladım. Sonra da alkol… İçkiye başladıktan
iki yıl sonra da eşim terk etti beni. Yani altı ay önce… Demek ki o
olayın üzerinden aşağı yukarı iki buçuk yıl geçmiş.
Şimdi bana
herkes alkolik diyor. Yüzüme karşı söylemiyorlar ama gizli
konuşmalardan, fısıltılardan ve imalı sözlerden bu sonucu çıkarıyorum.
Nerem alkolik benim? Akşamdan akşama beş–altı şişe bira içmekle alkolik
mi olunurmuş?
Hem kime ne canım? Para ve mide benim değil mi?
Kime ne zararım var ki! Zarar verdiğim tek varlık kendi bedenim. Lânet
olasıca pis bedenim! Ciğerime çektiğim her nefes sigara ve içtiğim her
yudum bira, beyin hücrelerimi öldürüyormuş; böbreğimi ve ciğerlerimi
harap ediyormuş. Size ne kardeşim? Belki ben bunu istiyorum… Belki de
yavaş yavaş ölmektir amacım…
Sebebini bilmiyorum ama birayla
birlikte sigara içmek müthiş keyif veriyor bana. Acaba alkolün ve
nikotinin karışması yeni bir bileşim mi oluşturuyor? Aman, bana ne
canım! Bira ve sigaranın üstüne yok kısaca. Yaşım elli ama ciğerlerim de
midem de sapasağlam. Hasta olup da bunları içemeyenler çatlasın!
Gözlerim
görüyor, deniz manzarasını seyrediyorum; kör olanlar çatlasın!
Kulaklarım dalgaların sesini, yaprakların hışırtısını işitiyor; sağır
olanlar çatlasın! Bu dil, bu damak, bu mide niçin yaratılmış? Yiyip
içeyim diye, öyle değil mi? Yiyorum işte, içiyorum! Hem de saatlerce…
Babam
yok, anam yok, karı dırdırı yok, çoluk çocuk derdi yok… Harika değil
mi? Bir de var olanları sıralayayım; bayılacaksınız: Sağlığım var, evim
var, emekli maaşım var, dükkân kira gelirim var… Var oğlu var. Bu
var–yokların sonuna şu cümle iyi gider: Benden mutlusu olmamalı!
Olmamalı ama…
Neyse… Bu kadar felsefe ve romantizm yeter. Daha fazla soğumadan yiyip bitireyim şu kebabı.
Masanın
üzerinde beyaz örtü, örtünün üzerinde cam… Camla örtü arasında üzerine
bir şeyler yazılmış kâğıt peçeteler… Galiba bu restoranı biraz da bu
nedenle seviyorum. Âşıkların, nişanlıların, balayı yapanların; özlü söz
meraklılarının ve genellikle şiir heveslilerinin bu tip yazılarını
okurken zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Böyle yazılara
bayılıyorum. Üniversitedeki duvar yazıları gibi…
İşte bazıları:
”Aslı’ya bu masada evlenme teklif ettim. Ertan Demir - 16.06.2007/ (Aynı
peçetede, altta, farklı bir kalemden) Sen yanmışsın be kardeşim!
Hüseyin - 18.06.2007/ Buranın kebapları hem enfes, hem de ucuz. Tamer
Bal - 13.05.2007/ Sen bir denizsin, bense bir kayık / Al beni de bağrına
ey âşık - Okan Can…”
Bu dizeler güldürüyor beni. İçimden Okan’a teşekkür ediyorum; birkaç saniyeliğine de olsa beni mutlu ettiği için…
Kebabım bitti. Şimdi içmek, içerken mezelerden atıştırmak, bu arada sigara tellendirmek ve gurup manzarasını seyretmek zamanı…
Garson
işini biliyor: Boş kebap tabağını alıp yerine bir şişe soğuk bira
koyuyor. Beni iyi tanır garson; şişenin biri yarılanınca hemen diğerini
getirir. Yedinci şişeden sonra da hesabı...
Kaldırılan tabaktan
oluşan boşlukta, yine peçeteye yazılıp camla örtü arasına konmuş sekiz -
on dizelik bir şiir ilişiyor gözüme. Daha önce okuduğumu
hatırlamıyorum. Başlığı “Cephede”... Evet, bu şiiri yeni yazıp oraya
koymuşlar. Şiiri okumadan önce en alttaki isme ve tarihe bakıyorum:
Piyade Er Hasan Şimşek, 11.08.2007… Dünün tarihi…
İçimden: “Ey
Anadolu çocuğu!” diye geçiriyorum. “Asker ocağına gelmekle kendini
cephede mi varsaydın? Yoksa yavuklunu mu özledin? Mutlaka sevdiceğine
olan tertemiz sevgini ve derin hasretini dile getirdin bu şiirinde. Ve
yine mutlaka bu temiz duyguları acemice anlattın.”
Fakat o da ne?
Olamaz! Hasan’ın şiiri hiç de tahmin ettiğim gibi çıkmıyor. Öylesine
göz gezdirdiğim şiir son derece şaşırtıyor beni. Çünkü acemice yazılmış
bir şiire benzemiyor okuduğum metin. Hatta çok ustaca yazılmış, harika
bir şiir bu. Tekrar okuyorum. İkinci okuyuşumda şaşkınlığım şoka
dönüşüyor. Üçüncü defa okurken kelimeleri seçmekte zorlanıyorum. Çünkü
gözyaşlarım aniden akmaya başlıyor. Hem de şıpır şıpır…
Beni önce şaşırtan, sonra şok eden, sonra da ağlatan şiir tam olarak şiir şöyle:
CEPHEDE
Ben küçükken daha güzel ölürdüm
Tahta tüfeğimle askercilik oynarken
Yerlere uzanır ölmüş gibi yapardım
Annem seslenirdi bana:
Kalk yerden hınzır!
Üstün kirlenecek.
Kızma anne bak
Yerlere uzanmış yatıyorum
Alnım yüzüm al kan, üniformam çamur
Bu sefer adımla çağır!
Şiiri
dördüncü defa okumaya gerek kalmıyor. Üç okuyuşta ezberlemişim çünkü.
Ayrıca tekrar okuyacak hâlim, restoranda oturacak zamanım da yok. Bir an
önce çıkmalıyım buradan. Çünkü gözlerime hâkim olamıyor, sicim gibi
akan gözyaşlarıma peçete yetiştiremiyorum. Biliyorum, az sonra
hıçkırıklarıma da engel olamayacağım.
Fırlıyorum yerimden. Garsona “Sonra geleceğim” diyerek koşa koşa dışarı çıkıyorum.
“Pis
herif!” diyordum içimden. “Mahvettin beni! Bu sefer adımla çağır ha? Bu
sefer adımla çağır? Vay, vay, vay! Beni can evimden vurdun Hasan. Nasıl
ve niçin yazdın bu dizeleri? Sende böyle bir şiir yazacak yetenek var
mı? Söyle bakalım, kimden çaldın bu şiiri?”
Bu şiirin gerçek şairini mutlaka bulmalıyım. Ama önce sahilde ıssız bir yer bulup hıçkırıklarımı salmalıyım.
Şimdi evimdeyim.
Ağlamış ve rahatlamıştım. Kan çanağı gözlerle
aynı restorana gidecek değildim ya… Biricik sığınağıma döndüm. Gurup
vaktinin de çekiciliği kalmamıştı artık. Bu şiir tüm psikolojimi bozmuş,
adeta iç dünyamı allak bullak etmişti. Fakat içki zevkimden mahrum
edememişti beni. Eve gelirken marketten beş – altı şişe bira almıştım.
Restoranda yarım kalan haftalık ziyafetim evimde devam edecek.
Bir şişe bira açıp mezesiz içmeye başlıyorum.
Aslına
bakarsanız ben neşelenmek için içki içmiyorum. Ya da damak zevkimi
tatmin için değil bu şişeler… İki–üç biradan sonra unutmaya başlıyorum;
içmekteki tek amacım unutmak…
Meselâ şu an oturduğum mekân…
Evimin salonu… Birini yatak olarak kullandığım karşılıklı iki çekyat…
Birinde karmakarışık yorgan, yastık ve kırlentler; diğerinde dağınık
vaziyette duran pantolonlar, gömlekler, tişörtler… Karşıda televizyon,
ortada bir makine halısı ve üstünde bir sehpa… Pencere önünde küçük bir
yuvarlak masa ve bir sandalye… Sehpanın üstünde bardaklar, sigara
paketleri, izmarit dolu küllükler… Masanın üstünde meyve artıklarıyla
dolu tabaklar ve boş bira şişeleri…
İşte bu dağınıklığı, bu
perişanlığı unutuyorum bira içince. Bu mekân bana cennet gibi görünüyor o
zaman. Eşim beni terk ettiği gün burası yuva olmaktan çıkmıştı zaten.
Altı aydan beri de her geçen gün ev olmaktan uzaklaşıyor. Yine her geçen
gün bir yatakhaneye, bir sığınma yerine hatta bir meyhaneye dönüşen bu
apartman dairesinin bir zamanlar tertemiz ve cıvıl cıvıl olduğunu
unutuyorum içki içince. Hedefsiz ve hayalsiz hayatım, eşim, oğlum bir
bir aklımdan siliniyor. En önemlisi de o olayı unutuyorum sarhoşken.
Evimde
bana altı ay, bir yıl, üç yıl öncesini hatırlatacak eşya da kalmadı.
Çoğunu eşim götürdü. Götüremediklerini de yatak odamıza tıktım. Aylardan
beri girmediğim yatak odamıza…
Televizyonu açıyorum. Haber
saati… Haberleri izleyeyim bari. Yine içim karardı. Art arda ölüm, kaza,
öldürme ve yaralama haberleri veriyorlar.
Şöyle neşeli bir film bulsam kanalların birinde de, izlesem…
“Bu sefer adımla çağır, demiş ölürken.” diye düşünüyorum. “Son sözü bu olmuş: Bu sefer adımla çağır.”
Kanallarda güzel film bulamıyorum. Şarkılı türkülü bir eğlence programı bulsam iyi olacak. Bira içerken iyi gider.
“Piyade
Er Hasan Şimşek, senin anlattığın şehit son nefesinde annesini düşündü
demek? Demek ki annesinin ‘hınzır’ lâfı ok gibi delmiş ciğerini… Bu
asker hiçbir şeye bu kadar yanmadı, hiçbir şeyden bu kadar kırılmadı
demek? Vay anasını! Vay ki ne vay! Demek içine o kadar çok işlemiş…
İçine işlemiş ki şehit olurken son arzusu, annesinin onu adıyla
çağırmasını istemek olmuş. Vay, vay, vay!”
Eğlence programı da bulamıyorum. Hiçbir şey, hiçbir program açmıyor beni.
“Hasan
Şimşek, sen kimsin ya? Senin yaşın kaç, tahsilin ne? İlkokulu mu,
ortaokulu mu bitirdin? Bu şiiri yazacak kapasite var mı sende? Sen böyle
bir şiiri kurgulayabilir misin?”
Tamam, buldum. Popstar
yarışması var televizyonda. Şarkıları dinleyip ben de puan vereyim.
Hatta favori sanatçımı birinci seçtirmek için bütün gece mesaj çekeyim.
Bir kalem kâğıt alıp Hasan Şimşek’in şiirini yazıyorum ve yazdıklarımı yaşaran gözlerle tekrar tekrar okuyorum.
“Hasan
Şimşek hırsızı böyle yazmış. Cepheye gitmiş de, şehit olmuş da, anasına
sitem ediyor. Ölürken ‘Bana hınzır deme, bu sefer adımla çağır’ diyor.
Hasan Efendi, bu şiiri kimden çaldın, söyle bakalım. Senin edebiyat
eğitimin ne? Liseye gittin mi hiç? Gittiysen mezun olabildin mi? Lise
tahsili yeter mi bu şiiri yazmaya? Hasan Efendi, sen Bedri Rahmi’nin şu
dizelerini duydun mu?
Şairim,
Zifiri karanlıkta da gelse şiirin hası
Ayak sesinden tanırım.
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım.
Duydun
mu bu dizeleri sen? Ben de az çok Bedri Rahmi gibiyimdir. Şair değilim
lâkin şiirin hasını ayak sesinden tanırım. Sonuçta emekli bir tarih
öğretmeniyim fakat şiirden anlarım. Fakültede öğrenciyken az mı edebiyat
derslerine girdim, az mı şiir konferanslarına katıldım?”
Ben
niçin takıntı yapıyorum ki? Telefon rehberimde bir sürü numara var. Daha
saat dokuz. Yatsı bile okunmadı. Emekli olduğum lisedeki edebiyat
öğretmenlerine telefon açıp gerçeği öğrenebilirim.”
İşte bu iyi fikirdi. Aklıma lise edebiyat öğretmeni Şükriye Hanım geliyor.
“Genç
ve bilgili bir öğretmendir Şükriye Hanım. Birkaç edebiyat dergisine
abone olduğunu biliyorum; edebiyat dünyasını günü gününe izliyordu ben
lisede çalışırken. Hem mesleğini hem de branşını seven bir öğretmen…
Eğer bu şiir usta bir şaire aitse Şükriye Hanım mutlaka bilir. Yok, eğer
tahminimde yanıldıysam Hasan Şimşek’e bir özür borcum var demektir.”
Evdeymiş, telefona çıkan oydu. Hoşbeşten sonra son bir saatte
yaşadıklarımı kısaca anlatıyorum. Beni bu derece etkileyen şiiri hoca
hanım da merak etmiş.
–Doğrusu çok meraklandım, diyor. Şu şiiri bir okur musunuz?
Ben şiirin başlığını ve ilk üç dizesini okuyunca sevinç ve heyecanla sözümü keserek:
–Aaa, ben bu şiiri duydum galiba, diyor.
O an bir sevinç dalgası sarıyor bedenimi. Öyle ya, şiirden anladığımı hem kendime hem de Şükriye Hanıma kanıtlamış oluyorum.
–Tahmin
ediyordum zaten, diye cevap veriyorum. Kaliteli şiirden anlarız
evelallah! Şükriye Hanım, bu şiirin tamamını cep telefonunuza mesaj
olarak atayım, bir zahmet benim için araştırın, kime aitmiş öğreniverin.
–Elbette öğrenirim, benim için çok kolay.
–Onca kitap karıştıracaksınız ama…
–Ne
kitabı Kâmil Bey, internet denen bir şey var; başlığı ve ilk birkaç
dizeyi yazınca şiirin kime ait olduğu çıkar otaya. Siz şu şiiri baştan
sona bir daha okur musunuz?
–Hay hay, okuyayım.
Şiirin tamamını okuyunca:
–Cep
telefonuma mesaj olarak yazmanıza gerek kalmadı, diyor. Sunay Akın’ın
şiirlerine benziyor. Sunay Bey böyle şiirler yazar. Yani onun şiirleri
küçük hikâyecikler gibidir. Yine de internetten araştırayım.
Teşekkür
ederek telefonu kapatıyorum. Keyfim yerine geliyor o an. Bir sigara
yakıp televizyonun karşısına oturuyor ve biramı yudumlayarak şarkı
yarışmasını seyre dalıyorum.
Henüz beş dakika geçmiyor ki sabit telefon çalıyor. Merakla ahizeyi kaldırıyorum. Arayan Şükriye Hanımmış:
–Sizi tebrik ederim Kâmil Bey, diyor telefonun öbür ucunda; yanılmamışsınız. Söylediğiniz gibi bu şiir usta bir şaire aitmiş.
–Peki kiminmiş?
–Şimdi de beni tebrik etmeniz gerekiyor, çünkü tahmin ettiğim gibi Sunay Akın’a aitmiş.
–Onca
edebiyat öğretmeni dururken sizi arayışımın elbette bir hikmeti var
hoca hanım. Siz bilmezseniz diğer öğretmenler hiç bilemez. Tebrikler ve
teşekkürler…
–Yalnız şiirin aslı biraz farklı… Bahsettiğiniz kişi
ya bu şiirde kafasına göre değişiklikler yapmış veya şiiri tam
ezberleyemediği için aklında kalanları yazmış. Bir kalem kâğıt alın,
şiirin aslını yazdırayım size.
–Hiç gerek yok hoca hanım, bir defa okuyun yeter. Yarın ilk işim Sunay Akın’ın şiir kitaplarını almak olacak.
–Peki, dinleyin o zaman:
Cephede
Aslında ben daha güzel ölürdüm
Arka bahçede askercilik oynarken
Tahta tüfeğimle toprağa uzanır
Annemin sesiyle doğrulurdum hemen
–Çabuk kalk, üstün kirlenecek hınzır!
Yerdeyim yine bak anneciğim
N’olur kızma, adımı çağır.
Şiir bu kadar Kâmil Bey… Sizdeki metin farklı biraz…
–Ne birazı hoca hanım; çok farklı, çok! Tamamen tahrif edilmiş şiir. Peki, tekrar teşekkürler hoca hanım! Hayırlı akşamlar!
–Kâmil
Bey, kusura bakma ama sormadan edemeyeceğim: Bu şiir sizi niçin bu
kadar duygulandırdı? Ben bu şiirde dramatik bir unsur bulamadım.
“Cephede” şiirinde sizi ağlatan nedir Allah aşkına?
Şükriye Hanımın sorusu karşısında bir anda afallıyorum:
–Şimdi
olmaz, sonra anlatırım, diye cevap veriyorum şaşkınlıkla. Yine aynı
şaşkınlıkla veda sözleri dahi söylemeden telefonu da kapatıveriyorum.
Şimdi
yorganın, çarşafın, yastığın ve kırlentlerin sarmaş dolaş olduğu
çekyata uzanmışım, külçe gibiyim… Gözyaşlarım hâlâ tükenmemiş; akmaya
devam ediyor. Evet, bu şiirde beni ağlatan ne?
“Ah, Şükriye Hanım
ah! Sonra anlatırım dedim ama bu sırrımı hiç söyler miyim sana? Bak
bakalım yaşadığım şu yere… Bu pis mekânda bir ayna görüyor musun?
Görmüyorsun değil mi? Evdeki tüm aynaları kırıp attım ben? Niçin biliyor
musun? Aynaya baktığım zaman bu sırrı bilen tek kişiyle göz göze
geliyorum da onun için. Ve ona ‘rezil’ diyorum, o da bana ‘rezil’ diyor.
Ona ‘adi herif’ diyorum, o da bana ‘adi herif’ diyor. Ona “katil”
diyorum, o da bana ‘katil’ diyor.
Ama komşularım, kahvede briç
oynadığım arkadaşlarım, her gün selâmlaştığım siz dostlarım bu sırrımı
bilmiyorsunuz. Bu sırrı bilseniz yüzünüze bakamam zaten. Nasıl ki
aynadaki kendi yüzüme bakamıyorsam sizin de yüzünüze bakamam.
Ah,
Şükriye Hanım ah! Siz beni nasıl bilirsiniz? Efendi, kültürlü, iyi bir
tarih öğretmeni ve mazbut bir aile reisi zannediyorsunuz beni, öyle
değil mi? Oysa ben sizin tanıdığınız o adam değilim. Meselâ siz benim
katil olduğumu bilmiyorsunuz ve de asla öğrenemeyeceksiniz.
Benim
bir kızım vardı; Elif… Hatırlıyorsunuz değil mi? Adı gibi Elif boylu
kızım… Kara kaşlı, kara gözlü Elif’im… Gözleri ne kadar iriydi değil mi?
Hani ceylan bakışlı derler ya…
Ama siz şunu asla bilemezsiniz:
Elif liseyi bitirip de üniversite sınavlarını kazanamayınca ona “geri
zekâlı”nın kısaltılmışı olan “gerzek” lâkabını taktığımı… Günde üç öğün
ve beş vakit tıp fakültesini kazanan komşumuzun kızıyla onu
karşılaştırdığımı… Her gün üç öğün ve beş vakit “Haydi gerzek, test çöz
gerzek, ders çalış gerzek” dediğimi siz asla bilemezsiniz.
Ve
zavallı Elif’imin “gerzek” olmadığını ispat etmek için ne kadar çok
çalıştığını, tam bir yıl dershane, etüt, özel ders peşinde ne çok
koştuğunu asla bilemezsiniz.
Ankara’daki bir üniversitenin
eczacılık fakültesini kazandığını gösteren sınav sonuç belgesini yüzüme
fırlatırken: “Bana bir daha gerzek deme!” deyişini asla bilemezsiniz.
O an ne kadar gururlanmıştım!
–Gördün
mü bak, tahriklerim işe yaradı, üniversiteyi kazandın işte! Seninle
gurur duyuyorum, deyip alnından öpmüştüm Elif’imi. Ama onun yüzü kireç
gibiydi. Yüzünde en ufak bir sevinç belirtisi yoktu.
Sonrasını
biliyorsunuz hoca hanım. Zavallı Elif’im Tuzla’dan Ankara’ya
üniversiteye kayıt olmaya giderken o olay gerçekleşti. O olay, yani o
korkunç trafik kazası… Ve biricik kızım vefat etti.
“Ve sen Hasan
Şimşek… Sen ve ben… İkimiz ne kadar çok benzeşiyoruz değil mi? Sen bir
şairin eserine çamur ve kan sıçratarak o şiiri tahrif edip benim canıma
okudun; ben de kızımın hayatına aşağılama ve hırs katıp kaderini
zorlayarak onun canına okudum. Tahrif edilmiş bir şiir ve tahrif edilmiş
bir hayat…”
Acaba son nefesini verirken beni düşündü mü Elif? Acaba son nefesinde bana “Ne olur adımla çağır!” dedi mi?
Ah
Elif’im ah! Şimdi torunumla birlikte yanımda olman gerekirken kara
topraklarda yatıyorsun. İçtiğim bunca sigaranın ve içkinin beni sana
yaklaştırdığını çok iyi biliyorum ama öbür dünyada yüzüne nasıl
bakacağımı bilemiyorum.
(SON)
Erturan Elmas
Bursa / 2008
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder