EDEBİYATTA BİLGİ ve GEVEZELİK
Fuzulî, niçin Fuzulî olmuştur? 16
asırda yaşamış bu şair neden beş yüz yıldır hem Azerî bölgesinde hem de
Anadolu coğrafyasında okunmaktadır, şiirleri ders kitaplarında örnek
metinler olarak incelenmektedir? Ve niçin edebiyat profesörleri
tarafından Divan şiirinin en büyük kalemi olarak gösterilmektedir?
Bu
sorulara verilecek yüzlerce cevabın başında Fuzuli’nin ilim sahibi bir
kişi olması gelir. Fuzulî “İlimsiz edebiyat temelsiz bina gibidir.”
diyor. Fuzulî, İslâmi ilimlere, Arap ve Fars mitolojisine hâkim bir
zattır. Türkçeden başka Farsça ve Arapça biliyor. Şöyle diyebilirsiniz:
Günümüz şairlerinden filanca da İngilizce ve Fransızca biliyor… Fakat
Fuzulî bu dilleri Arapça Divan, Farsça Divan oluşturacak kadar iyi
biliyor.
Şiir heveslilerine “Yeterli bilgin olmadan iyi şiir
yazamazsın, şu kitapları oku, en basitinden kafiye ve redif nedir bunu
öğren, böyle basit hatalar yapma!” diyorum. Anında cevap alıyorum: “Şiir
ilham ürünüdür. Ben bilgiyle veya düşünerek yazan biri değilim; ilham
sonucu bu dizeleri oluşturuyorum.” Kısaca edebiyatla ilgili birkaç
bilimsel kitabı okumak zor geliyor, ilhama sığınıyor.
Evet,
şiirde ilham vardır. İlham bir buluştur; bir konuya, bir duyguya farklı
bir bakıştır. Bu farklı bakış açısı, bir heykeltıraşın atölyesine bir
mermer kütlesinin gelmesine benzer. Nasıl ki heykeltıraş aylarca bu
kütleyi yontar, ter dökerse şair de buluşu üzerinde haftalarca, bazen
aylarca çalışmalıdır.
Yahya Kemal Beyatlı öldükten sonra meşhur
olanlardan değildir. Yaşadığı müddet zarfında hep üstat diye anılmıştır.
Yahya Kemal şiirlerini bir kitapta toplamamıştır. Yayınevi sahipleri:
“Üstat, müsaade et şiirlerini kitap hâlinde basalım, siz de kazanın, biz
de biraz nasiplenelim.” dediğinde hep bu teklifleri reddetmiştir. Onun
şiirleri, Yahya Kemal vefat ettikten sonra mirasçıları tarafından kitap
haline getirilmiştir.
Yahya Kemal bir yılda en fazla üç-dört şiir
yayımlardı dergilerde. Bir başka şair o yıl üç şiir kitabı yayımlamış,
bir romancı altı roman çıkarmış kimse dikkat etmezdi. Yılsonu geldiğinde
“Yılın Sanat Olayları” listesinde ilk sırada Yahya Kemal olurdu. Şöyle
bir cümle: Yahya Kemal, Sessiz Gemi’yi yayımladı… Tabii ki yılın sanat
olayı bu şiir olacak. Çünkü aylar belki de yıllar süren bir kurgunun,
kelimelerle yapılan amansız bir mücadelenin; edebiyat, tarih ve sanat
tarihinde engin bir kültürün ürünüdür bu şiirler. Yahya Kemal’in bir
şiiri yayımlanınca o şiir gençler tarafından ezberleniyor, besteleniyor
ve ders kitaplarına örnek metin olarak giriyordu.
Almancayı dil
bilimciler Faust’tan önceki ve sonraki dönem diye ikiye ayırıyor. Faust,
Goethe’nin bir tiyatro eseridir. Bu eser üç yüz sayfalık manzum
tiyatrodur. Goethe bu eseri 61 yılda yazmıştır. Son perdenin son
sahnesini ölmeden iki hafta önce bitirip zarfa koyarak mühürlemiş ve
avukatına teslim etmiştir. Dilciler Faust sayesinde Almancanın duygu ve
düşünceleri ifadede bir atılım yaptığını, Goethe’nin Almancaya çok büyük
katkılar sağladığını söylüyor.
Goethe, Faust’un 1. perdesinin 1.
sahnesini yazıp yayımladığı zaman tıpkı Yahya Kemal’in şiirleri gibi bu
metin ses getiriyor, ders kitaplarında örnek metin olarak okutuluyor,
tiyatrocular bu metni sahneye koyuyor, gazeteciler Goethe’yle “ikinci
sahne ne zaman bitecek” diye röportaj yapıyor. Diyelim ki ikinci sahne
üç yıl sonra, üçüncü sahne beş yıl sonra bitiyor. Böylece eser 61 yılda
tamamlanıyor.
Almanya’da binlerce edebiyat heveslisi “Faust’un
tamamını okumadan öleceğime üzülüyorum.” demiştir ve okuyamadan,
dilimizdeki harika ifadeyle gözleri açık ölmüştür.
Bu örnekleri
niçin verdim? Evet, şiir ilham ürünüdür ama o ilhamı heykeltıraş gibi
veya bir kuyumcu titizliğiyle işlemek, çalışmak ve sabretmek gerekir.
“İlimsiz
edebiyat olmaz, oku.” dediğim kişilerin bazıları Âşık Veysel’i öne
sürüyor. Veysel liseye, üniversiteye gitmemiş… Gerekçe bu… Hani
tiyatrocular arasında bir tartışma yaşanır: Alaylı, mektepli kavgası. Bu
kavganın aslı, anlamı nedir? Bazı tiyatrocular konservatuara gitmemiş,
küçük yaşlarda sahneye çıkıp usta çırak ilişkisiyle kendisini
geliştirmiştir, bazıları da bu sanatı Güzel Sanatlar Akademilerinde
öğrenmiştir.
Şiirde mektepli diye bir grup yoktur ama Âşık Veysel
alaylı diyebileceğimiz bir şairdir. Çünkü küçük yaşlardan itibaren Saz
şairlerinin toplanıp şiirler söylediği, türküler, semailer okuduğu
mekânlarda yetişmiş, usta çırak ilişkisiyle şairlik yeteneğini
geliştirmiştir.
Bazı edebiyat heveslileri vardır, edebiyatın,
şiirin, hikâyenin ne olduğunu dahi bilmeden, öğrenme ihtiyacı
hissetmeden sürekli yazar. Ne kadar çok yazarsa o kadar büyük bir
sanatçı olduğunu zanneder. Onların yazıdaki tek prensibi “Al eline
kalemi, yaz aklına geleni”dir. Yani gevezeliktir.
Boşuna mı demiş atalarımız… Boş teneke çok öter.
Erturan Elmas
Bursa / 2008
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder