İSTİKLAL MARŞI (2) (26.10.2020)
Son kıtada geçen “Dalgalan
sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl” dizesindeki tablo ise çok
farklıdır. Güneş henüz doğmamıştır ama gecenin koyu siyahı şafakla birlikte
sona ermiş ve sarı, pembe, turuncu, kırmızı gibi şafak renkleri doğu ufkunu
dalga dalga aydınlatmaya başlamıştır. Bu renkli aydınlık içinde şanlı bayrağımız
da doğal olarak rengi ve biçimiyle belirmeye başlamıştır. İşte o anda, dalga
dalga oluşu ve renginden dolayı şafaklara benzeyen bayrağı gören herkesçe
malumdur ki karanlık az sonra tamamen sona erecektir. Böylece aydınlık zamanlar
başlayacak, Türk milleti bağımsızlığının ve hürriyetinin sembolü olan
bayrağının gölgesinde hür ve mesut yaşayacaktır.
Daha önce şiirin aynı
zamanda ses sanatı olduğunu söylemiştik. Evet, şiir ses sanatıdır çünkü
kelimeler seslerden oluşan ses gruplarıdır. Şair kelimeleri seçerken bu
özelliğe de dikkat etmeli; sesleri, anlamı pekiştiren öğeler olarak
kullanmalıdır. “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl” dizesinde “l”
sesiyle aliterasyon yapılırken sözcüklerde kalın ve ince ünlü öbekleri ahenk
yaratacak şekilde ve bayrağın dalgalanmasını hissettirecek biçimde “aaa e
e aaa ii e aı ia” sıralamasıyla kullanılmıştır. Ayrıca bu dizede
rahatlama, sevinç, mutluluk ve kendine güven sezilmektedir.
Şimdi “sönmek”
sözcüğüne geçebiliriz.
Dostlarımıza “Kırmızı,
sana neyi çağrıştırıyor?” diye sorsak “elma, nar, yanak, bayrak,
karanfil, gül…” gibi çok farklı cevaplar alırız. Fakat “bayrak ve kırmızı”
sözcüklerini birlikte kullandığımızda Türk insanının zihnindeki tek çağrışım “şehit
kanı” olur.
Yetenekli ve büyük
şairler boyun serviye, kaşın hilale, dişin inciye benzetilmesi gibi basmakalıp
ve demode benzetmelerden kaçınırlar. Akif de herkesçe bilinen ve sıkça
kullanılan “bayrak-kan” çağrışımını kullanmıyor, aksine çok farklı ve özgün
bir benzetmeden yararlanıyor. Diyeceksiniz ki nedir bu benzetme? Elbette ki
bayrağın aleve benzetilmesi… Burada şöyle bir soru akla gelebilir: “İlk
dörtlükte “alev” sözcüğü geçmiyor; bunu da nereden çıkardın?”
Tabii ki “sönmek
ve ocak” sözcüklerinden…
Biz bu konulardaki
duygu ve düşüncelerimizi genellikle “Şanlı bayrağımız daima göklerde
dalgalanacak”, “Ay-yıldızlı bayrağımız
asla gönderden indirilemez” gibi
şiirsellikten uzak ve imge yoksunu cümlelerle ifade ederiz. Akif ise şafak
sökerken gönderde dalgalanan bayrağı dalga dalga yüzen aleve benzetmiş ve bu
alevin asla sönmeyeceğini vurgulamıştır. Peki bu alev niçin sönmez? Sönmez
çünkü alevin kaynağı Türk ailesinin ocağıdır. Bu benzetme ve mantıktan
hareketle şair “Yurdumun üstünde tüten en son ocak sönmeden bu şafaklarda yüzen al
sancak sönmez,”, başka bir deyişle “Yurdumda tek bir Türk ailesi kalsa bile
bayrağımız gönderde dalgalanacak,” diyor.
İlk dörtlüğün üçüncü
dizesini anlamak için Doğu mitolojisindeki “yıldız” inancından söz etmemiz
gerekir. Rivayetlere göre, bir yerde bir
insan doğduğunda gökte de bir yıldız doğarmış; gökteki yıldızla yerdeki insanın
talihi ve kaderi aynı olurmuş. Yerdeki insan öldüğü an gökteki yıldız da yok
olurmuş. Bu inancı yansıtan “Bir yıldız daha kaydı,” gibi sözleri işitmişsinizdir. Bir de Yunustan
örnek vereyim:
“Söyler dilim ağlar gözüm
Gariplere göynür özüm
Meğerki gökte yıldızım
Şöyle garip bencileyin”
Son iki dizede ne diyor şair? “Meğerki
gökteki yıldızım da benim gibi kimsesiz bir garipmiş,” diyor. Kısaca
şair gökte kendisine ait bir yıldız olduğunu ve bu yıldızla kendi kaderinin
benzeştiğini ifade ediyor.
Şair, İstiklal Marşı’nın 3. dizesinde
bayrağımızdaki yıldızı işaret edip bayrağın tamamını kastederek “O
yıldız, Türk milletine aittir, Türk
milletinin talihini ve kaderini temsil eder, o yıldız asla yok olmayacak, daima
göklerde parlayacaktır,” diyor.
Burada şöyle bir tasavvur da düşünülebilir.
Diyelim gökte Türk milletine ait bir yıldız var. Hangi el uzanıp da o yıldızı
tutabilir? Hiçbir el… Hangi silahlı güç veya hangi silah o yıldıza zarar
verebilir? Hiçbiri zarar veremez… Bu imgeden hareketle ne diyor şair? “Bayrağa
uzanan kötü niyetli el kesilir,” diyor. Hatırlarsınız; fi tarihinde
Kıbrıs’ta sarhoş bir Rum, bayrağımızı gönderden indirmek için bayrak direğine
tırmanmaya kalkmıştı da alnına kurşunu yemişti.
3 ve 4. dizelerdeki tekrir sanatından da söz
etmeliyim. Akif bayrak sevgisini ve bayrağımızın sadece bize ait olduğunu,
sadece bizi temsil ettiğini vurgulamak için tekrir (yineleme) sanatından
yararlanarak “O benim milletimin yıldızıdır, o benimdir, o benim milletimindir”
diyor.
Şimdi ikinci kıtaya geçebiliriz.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı
hilal!
Kahraman ırkıma bir gül; ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
Bu kıtayı tahlil ederken “hilal ve hak”
kelimelerinden söz etmemiz gerekir. Eski edebiyatımızda hilal ile kastedilen
sevgilidir. Hem Halk hem de Divan edebiyatında sevgilinin kaşı hilale
benzetilmiştir. Bu tespitlerden hareketle şunları söyleyebiliriz. Şair
kişileştirme sanatı yaparak bayrağa hitap ediyor: “Ey nazlı sevgili, sana kurban
olayım çehreni çatma; kahraman ırkıma bir kez olsun gül; bu şiddet ve öfke
niçin?” diyor. Anlaşılıyor ki şair bayrağımızı kaşları çatık öfkeli bir
sevgili olarak tasavvur etmiştir. Evet, sevgili öfkelidir çünkü uğruna binlerce
şehit verilen topraklarımız düşman çizmeleriyle kirletilmiş, bazı yerlerde
bayrak gönderden indirilmiş ve yerine İngiliz, Yunan, Fransız bayrakları
çekilmiştir. Kısaca bağımsızlığımız tehlikeye düşmüştür. Fakat şair inançlıdır,
istilacı güçlerin bir gün mutlaka defedileceğine inanmaktadır; bu sebeple
sevgiliye “Tarih boyunca senin uğrunda binlerce şehit verdik, yine vereceğiz;
öfkeli ve çatık kaşlı hâlin devam ederse senin uğruna döktüğümüz kanlar helal
olmaz,” diyor.
Burada son kıtanın ilk iki dizesinden de söz
etmek gerekir:
“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal”
Bu dizeler coşkun ve mutlu bir ruh hâliyle
yazılmıştır. 30 Ağustos Büyük Taarruz zaferi ve Yunan’ın denize dökülmesi sanki
içine doğmuştur Akif’in. Şair coşkun bir sevinçle bayrağın şafaklar gibi
dalgalandığını, onun uğrunda dökülen kanların helal olduğunu vurguluyor.
Şiirin tamamını okuduğumuzda görüyoruz ki Akif,
İstiklal Savaşı’nın kazanılacağına, yurdumuza musallat olan tek
dişli canavarın yok edileceğine canıgönülden inanmaktadır; inancının
gerekçesini hem bu dörtlüğün son dizesinde, hem de onuncu kıtanın sonunda “Hakkıdır
Hakk’a tapan milletimin istiklal.” diyerek belirtiyor.
Peki nedir bu gerekçe? Hak kelimesinin bu
dizedeki anlamlarını belirterek cevap verelim. Hak, iki anlamda kullanılmıştır:
Birincisi Allah, ikincisi ise “insan hakları, ana hakkı” tamlamalarındaki
anlamı. Bu durumda şair tevriye sanatı yaparak iki gerekçe öne sürüyor: “Bağımsızlık,
Allah’a ibadet eden milletimin hakkıdır.” , “Bağımsızlık, tapar derecesinde insanların hak ve hukukuna
riayet eden milletimin hakkıdır.”
SİZDEN
GELENLER
Yenigün
gazetesinin değerli okuyucuları,
Önceki haftalarda
belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını Sizden Gelenler başlığı altında
okuyucu yazılarına ayırmayı planladım. “Yazdım, yazıyorum, yazacağım” diyen
okuyucularımızın eserlerini bu sayfada yayımlamak amacıyla erturanelmas@gmail.com
adresime beklerim.
Sağlıcakla
kalınız.