YUNUS
VE SAHTE SOFULAR (1) (14.9.2020)
Her şeyin bir
dış görünüşü bir de içyapısı vardır. Cevizin, sobanın, şiirin, insanın… Göze
hoş gelen bir meyvenin tadı kötü veya tam tersi çirkin görünen bir meyvenin
tadı nefis olabilir. Tıpkı bunun gibi biçim yönünden harika bir şiirin içeriği
zayıf; içeriği kusursuz bir şiirin de biçimi berbat olabilir.
Arzu ettiğimiz
ideal güzellik ise biçim ve içeriğin aynı derecede mükemmel olmasıdır.
Buzdolabımız,
sobamız, evimiz… Hepsinin güzel olmasını isteriz. Ayrıca dolabımızın
soğutmasını, sobamızın ısıtmasını, evimizin kullanışlı ve sağlıklı olmasını
arzularız.
İnsanlarda da
biçim ve içerik vardır. İnsanlarda biçim dış görünüştür. Yani kılık kıyafet ve
Allah’ın her insana bahşettiği fizik… İçerik ise insanların iç dünyasıdır. Yani
duygu ve düşünce dünyası… Çevremizi kuşatan varlıklarda mevcut olmasını
istediğimiz biçim ve içerik mükemmelliğini insanlarda da ararız ve çoğu zaman
yanılırız. Çünkü ilk gördüğümüzde etkilendiğimiz, moda deyişle elektrik
aldığımız bazı insanların içyüzünü zaman geçtikçe tüm çıplaklığıyla görür ve
hayal kırıklığına uğrarız. Fizik güzelliği altında gizlenen ruh ve düşünce
kirliliğini fark edince hayranlık, imrenme ve sevgi duygularımız nefrete hatta
iğrenmeye dönüşür. Halkımız şekil ve özdeki bu karşıtlığı vurgulamak için
harika bir deyim üretmiştir: “Kalıbının
adam değilmiş.”
Her insan bu
yanılgının tersini de yaşamıştır. İlk gördüğümüzde bize itici gelen; yüzünü,
sesini, kıyafetini beğenmediğimiz; içimizden “Ne sevimsiz biri!” dediğimiz kişiyi zaman geçtikçe daha iyi
tanırız ve onun temiz kalbini sever, sağlıklı düşünce yapısına hayran oluruz.
Toplumda en çok rastladığımız tipler kalıbının adamı olmayan, sözleriyle yaptıkları örtüşmeyen ikiyüzlü insanlardır. Hz. Mevlâna bu konuda “Ya göründüğün gibi ol veya olduğun gibi görün.” demiştir. Arif Nihat Asya bir şiirinde şöyle diyor: “Adamlar bilirim sönük / Adamlar bilirim çürük / Adamlar bilirim rozetleri / Yüreklerinden büyük”
Hiç şüphesiz ki riyakâr insanlar birçok edebî eserde eleştirilmiştir. Bence bu tip sahtekârların iğrenç içyüzünü en iyi deşifre eden, daha doğru bir ifadeyle ipliğini pazara çıkaran sanatçı Yunus Emre’dir. Yunus’un eleştirdiği kişiler sahte sofulardır. Bu sahte sofular günümüzde olduğu gibi Yunus zamanında da sarık, şalvar, cübbe giyerek halkın gözünü boyar, sakal salıp tespih çekerek mümin, şeyh, mürşit olduklarını halka kanıtlamaya çalışır, din istismarı yaparak halkın sırtında bir sülük gibi yaşardı. Bu sahte sofular çalışmazlar, üretmezler, bin türlü yalan ve riya ile keselerini doldururlardı.
Katıksız bir
Müslüman, gerçek bir iman adamı, samimi bir derviş olan Yunus şekilciliğe şiddetle
karşı çıkar. Hayatı dindar kişilerin arasında geçen bu yiğit müminin öyle
sözleri vardır ki söylemek için yürek ister. Meselâ farklı şiirlerinden aldığım
şu dörtlükler: “Gönül mü yeğ Kâbe mi yeğ
/ Eyit bana aklı eren / Gönül yeğdurur zira kim / Gönüldedir
dost durağı” (Ey aklı eren, gönül mü yoksa
Kâbe mi iyidir, bana söyle? Gönül iyidir zira dostun durağı gönüldedir.)
“Düriş kazan ye yedir /
Bir gönül ele geçir / Yüz Kâbe’den
yeğrektir / Bir gönül ziyareti” (Çalış,
kazan, ye, yedir; bir insanın gönlünü kazan; bir gönül ziyareti yüz Kâbe’den
daha iyidir.) Hayatı tekke ve dergâhlarda geçmiş, tasavvufu ve İslâmiyet’i
halka yaymak ve öğretmekle görevli birinin Kâbe’yi ikinci planda göstermesi az
yiğitlik midir?
Yunus inançta,
ibadette ve sosyal ilişkilerde içtenliğe, olduğu gibi görünmeye, insanın iç
güzelliğine önem verir. Ona göre şekil, kıyafet, mescit, saray mühim değildir.
Yunus Allah’ı camilerde, kutsal mekânlarda aramaz çünkü İslâm inancında
Allah her yerde hazır ve nazırdır. Allah, zamandan ve mekândan münezzehtir.
Yunus gerçek bir iman eri olarak Allah’a hitaben şöyle der:
“Ne sultan ü
baylardasın / Ne köşk ü saraylardasın / Girdin
miskinler gönlüne / Edindin durak Çalab’ım”
(Ey Allah’ım, sen sultanlarda, beylerde, köşklerde veya
saraylarda değilsin. Miskinlerin –kendini
dine ve tasavvufa adayan dervişler- gönlüne girdin, orayı durak edindin.)
Yunus Emre’nin
tekkelerde din ve tasavvuf eğitimi aldığını, eğitimini tamamladıktan sonra
Anadolu’da dolaşıp köy, kasaba ve şehirlerde insanlara vaazlar vererek halkı
aydınlattığını biliyoruz. Tekke ve dergâhların; Anadolu’nun Türkleşmesinde,
Osmanlı devletinin güçlenip gelişmesinde büyük hizmetleri olmuştur. Ancak
asırlar sonra bu müesseseler yozlaşmış ve tembellerin, ikiyüzlü sahtekârların
ve yobazların sığınağı hâline gelmiştir. Bu mekânlar zamanla asıl amaçlarından
kopmuş, hurafe ve batıl inanış üreten sahte dindarların yuvası hâline
dönüşmüştür.
Atatürk,
halkımızın dinî ihtiyaçlarına cevap vermesinden vazgeçtik İslâmiyet’e zararlı
hâle gelen bu müesseseleri: “Türkiye şeyhler, mürşitler, müritler ülkesi
olmayacaktır. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” diyerek
kapatmıştır. Fakat maalesef gazete ve televizyon haberlerinden izliyoruz ki
hâlâ birçok tarikat faaliyetini sürdürmekte, bunların bazılarının foyaları
cesur gazeteciler sayesinde ortaya çıkarılmaktadır. Televizyon ekranlarında
zaman zaman falcılar, büyücüler, üfürükçüler boy göstermektedir. Çağdaş İslâm
profesörlerinin tüm uyarılarına rağmen bazı insanlarımız bu sahtekârların
sarığına, cübbesine, sakalına kanmakta ve onların sözlerine inanmaktadır.
Yunus Emre bu
tip sahte sofuları yedi yüz yıl önce tespit etmiş, onların iç dünyalarındaki
çirkinlikleri tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur.
“Dervişlik
dedikleri / Hırka ile taç değil /
Gönlün derviş eyleyen / Hırkaya muhtaç değil”
Bu muhteşem
dörtlükten anlaşılıyor ki Yunus şekilciliğe şiddetle karşı çıkan hakiki bir
mümindir. Yunus’a göre Müslüman, derviş veya dindar olmanın temel şartı gönlün
eğitilmesidir. Kılık kıyafetle mümin olunmaz.
Yunus bir
şiirinde dervişin nasıl olması gerektiğini şöyle ifade ediyor:
“Her kime kim dervişlik bağışlana / Kalpı gide, pak ola, gümüşlene”
Bildiğiniz gibi
“kalp” sahte demektir. Yunus’a göre
derviş olmanın birinci şartı sahteliğin yani ikiyüzlülüğün yok olmasıdır;
ayrıca derviş madden ve manen temiz olacaktır, toplum içinde gümüş gibi
parlayacaktır.
Yine başka bir
şiirinde: “Derviş gönülsüz gerektir / Sövene dilsiz gerektir / Dövene elsiz
gerektir / Sen derviş olamazsın” diyor. Yunus’a göre gerçek iman eri
kibirsiz, sabırlı ve şiddetten uzak olmalıdır. Şeyhlik, mürşitlik
aldatmacalarıyla harem kuranların; mürşitlik koltuğuna oturmak uğruna camilerde
birbirlerini boğazlayanların dinle, İslâmiyet’le ne alâkası olabilir? (Devamı
var)
SİZDEN
GELENLER
Hikâyelerim
Göçmen kuşların
uğramadığı, arıların bal yapmadığı, doğanın tek renkle yetindiği bir ülkede;
açan güneşle uyanamayan, kapanan güneşle uyuyamayan insanlar yaşarmış… Hayatı
yaşar gibi yapıp yalnızlık senfonisinin ezgilerine teslim bir bedenle ruhlarını
arkalarında bırakarak işlerine gidip gelirlermiş. Birbirlerine değil hâl hatır
sormak göz göze geldiklerinde varlıklarının gerçekliğine dair en ufak bir duygu
uyanmazmış zihinlerinde ve de kalplerinde… Yüzlerinde belli belirsiz çizgiler
oluşurmuş zamanla, neden olduğu bilinmez. Çünkü dudaklarını kıpırtısızca
kullanmaya özen gösterir, yanaklarını gülümsemeye teslim etmeyi bilmezlermiş.
“Bu ülkede ve yaşayan insanlarda bir gariplik var,” diye düşünüp duran tek kişi ülkenin
çobanıymış. Çoban da ne çoban!.. Ülkenin koyunu keçisi bile yavrulamazmış. Hep
bir umutla komşu ülkelerden gelen hayvanları beslemek, insanların gem vurulmaz
iştahlarını bastırıp komşudan yenisini isteyerek ülkesinin çorak topraklarında
yetiştirmek üzerineymiş çobanlığı. O yüzden aklı, başka kimsenin sormadığı
sorularla meşgulmüş. Çünkü güneş karşısında gözlerini kırpıştıran, ağız dolusu
gülerken yanakları yer çekimine karşı hareket eden, dans eder gibi konuşup
elini kolunu havada uçuşturan, karşısındakini en sevdiği şarkıcının tonundan en
sevdiği şarkıları dinler gibi heyecanla ve özenle dinleyen insanlar görmüş
komşu ülkede, kendi ülkesinin insanları için büyüteceği koyunları teslim almaya
gittiğinde…
Yani bu alışveriş,
ülkesi için güzel olmuş; olmuş da içinden çıkılmaz düşüncelere daldığından kendisi
için pek de hayırlı olmamış. Sürekli düşünüp duruyormuş ülkesindeki garipliği,
doğadaki sessizliği, insanlardaki ıssızlığı… Acaba ıssızlığın girdabına kapılan
insanoğlu mu doğayı küstürdü, yoksa doğanın dölsüzlüğüne mi insanoğlu küstü?
Ne fark ederdi ki!..
Güneş bu ülkede de dağların ardında kendini bir gösterip bir kaçıyordu, komşu
ülkede de. Saatler burada da aynı tik-tak, tik-taklarla geçiyordu, başka yerde
de… Acaba zamanın ritim değiştirdiği başka ülkeler var mıydı? Mesela bir tik,
iki tak; bir tak, iki tik… Belki de dört dörtlük vuruşla Çingene ritmine
kaptıranlar vardı hayatlarını… Ya da zamansızlığa… Zamansız ülkelerde neler
olurdu acaba? Hayatlar nasıl yaşanırdı? Dilleri, dinleri, bedenleri de
zamansızlığın kendi kimliğiyle yeniden şekillenmiş miydi? Sağa sola savrulmuş
insanlar var mıydı?
Üretmekten çok
tüketmek sadece kendi ülkesine has olamazdı. Yoksa öyle miydi?
Çobanın bu geceki
düşünceleri zihnini uyuşturmuş, beyni hangi nöronların yardımıyla uykuya
dalacağına dair karar veremez olmuştu... Neyse ki göz kapakları zafere koşmuş,
bayrağı kimin aldığının bedeninde önemsizleştiği bir belirsizlik anında uykuya
teslim olmuştu…
Dürdane Gül
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder