16 Ocak 2021 Cumartesi

 

YUNUS VE SAHTE SOFULAR (1) (14.9.2020)

Her şeyin bir dış görünüşü bir de içyapısı vardır. Cevizin, sobanın, şiirin, insanın… Göze hoş gelen bir meyvenin tadı kötü veya tam tersi çirkin görünen bir meyvenin tadı nefis olabilir. Tıpkı bunun gibi biçim yönünden harika bir şiirin içeriği zayıf; içeriği kusursuz bir şiirin de biçimi berbat olabilir.

Arzu ettiğimiz ideal güzellik ise biçim ve içeriğin aynı derecede mükemmel olmasıdır.

Buzdolabımız, sobamız, evimiz… Hepsinin güzel olmasını isteriz. Ayrıca dolabımızın soğutmasını, sobamızın ısıtmasını, evimizin kullanışlı ve sağlıklı olmasını arzularız.

İnsanlarda da biçim ve içerik vardır. İnsanlarda biçim dış görünüştür. Yani kılık kıyafet ve Allah’ın her insana bahşettiği fizik… İçerik ise insanların iç dünyasıdır. Yani duygu ve düşünce dünyası… Çevremizi kuşatan varlıklarda mevcut olmasını istediğimiz biçim ve içerik mükemmelliğini insanlarda da ararız ve çoğu zaman yanılırız. Çünkü ilk gördüğümüzde etkilendiğimiz, moda deyişle elektrik aldığımız bazı insanların içyüzünü zaman geçtikçe tüm çıplaklığıyla görür ve hayal kırıklığına uğrarız. Fizik güzelliği altında gizlenen ruh ve düşünce kirliliğini fark edince hayranlık, imrenme ve sevgi duygularımız nefrete hatta iğrenmeye dönüşür. Halkımız şekil ve özdeki bu karşıtlığı vurgulamak için harika bir deyim üretmiştir: “Kalıbının adam değilmiş.”

Her insan bu yanılgının tersini de yaşamıştır. İlk gördüğümüzde bize itici gelen; yüzünü, sesini, kıyafetini beğenmediğimiz; içimizden “Ne sevimsiz biri!” dediğimiz kişiyi zaman geçtikçe daha iyi tanırız ve onun temiz kalbini sever, sağlıklı düşünce yapısına hayran oluruz.

Toplumda en çok rastladığımız tipler kalıbının adamı olmayan, sözleriyle yaptıkları örtüşmeyen ikiyüzlü insanlardır. Hz. Mevlâna bu konuda “Ya göründüğün gibi ol veya olduğun gibi görün.” demiştir. Arif Nihat Asya bir şiirinde şöyle diyor: Adamlar bilirim sönük / Adamlar bilirim çürük / Adamlar bilirim rozetleri  / Yüreklerinden büyük”

Hiç şüphesiz ki riyakâr insanlar birçok edebî eserde eleştirilmiştir. Bence bu tip sahtekârların iğrenç içyüzünü en iyi deşifre eden, daha doğru bir ifadeyle ipliğini pazara çıkaran sanatçı Yunus Emre’dir. Yunus’un eleştirdiği kişiler sahte sofulardır. Bu sahte sofular günümüzde olduğu gibi Yunus zamanında da sarık, şalvar, cübbe giyerek halkın gözünü boyar, sakal salıp tespih çekerek mümin, şeyh, mürşit olduklarını halka kanıtlamaya çalışır, din istismarı yaparak halkın sırtında bir sülük gibi yaşardı. Bu sahte sofular çalışmazlar, üretmezler, bin türlü yalan ve riya ile keselerini doldururlardı.

Katıksız bir Müslüman, gerçek bir iman adamı, samimi bir derviş olan Yunus şekilciliğe şiddetle karşı çıkar. Hayatı dindar kişilerin arasında geçen bu yiğit müminin öyle sözleri vardır ki söylemek için yürek ister. Meselâ farklı şiirlerinden aldığım şu dörtlükler: Gönül mü yeğ Kâbe mi yeğ / Eyit bana aklı eren / Gönül yeğdurur zira kim / Gönüldedir dost durağı” (Ey aklı eren, gönül mü yoksa Kâbe mi iyidir, bana söyle? Gönül iyidir zira dostun durağı gönüldedir.)

“Düriş kazan ye yedir / Bir gönül ele geçir / Yüz Kâbe’den yeğrektir / Bir gönül ziyareti” (Çalış, kazan, ye, yedir; bir insanın gönlünü kazan; bir gönül ziyareti yüz Kâbe’den daha iyidir.) Hayatı tekke ve dergâhlarda geçmiş, tasavvufu ve İslâmiyet’i halka yaymak ve öğretmekle görevli birinin Kâbe’yi ikinci planda göstermesi az yiğitlik midir?

Yunus inançta, ibadette ve sosyal ilişkilerde içtenliğe, olduğu gibi görünmeye, insanın iç güzelliğine önem verir. Ona göre şekil, kıyafet, mescit, saray mühim değildir. Yunus Allah’ı camilerde, kutsal mekânlarda aramaz çünkü İslâm inancında Allah her yerde hazır ve nazırdır. Allah, zamandan ve mekândan münezzehtir. Yunus gerçek bir iman eri olarak Allah’a hitaben şöyle der:

Ne sultan ü baylardasın / Ne köşk ü saraylardasın / Girdin miskinler gönlüne / Edindin durak Çalab’ım” (Ey Allah’ım, sen sultanlarda, beylerde, köşklerde veya saraylarda değilsin. Miskinlerin –kendini dine ve tasavvufa adayan dervişler- gönlüne girdin, orayı durak edindin.)

Yunus Emre’nin tekkelerde din ve tasavvuf eğitimi aldığını, eğitimini tamamladıktan sonra Anadolu’da dolaşıp köy, kasaba ve şehirlerde insanlara vaazlar vererek halkı aydınlattığını biliyoruz. Tekke ve dergâhların; Anadolu’nun Türkleşmesinde, Osmanlı devletinin güçlenip gelişmesinde büyük hizmetleri olmuştur. Ancak asırlar sonra bu müesseseler yozlaşmış ve tembellerin, ikiyüzlü sahtekârların ve yobazların sığınağı hâline gelmiştir. Bu mekânlar zamanla asıl amaçlarından kopmuş, hurafe ve batıl inanış üreten sahte dindarların yuvası hâline dönüşmüştür.

Atatürk, halkımızın dinî ihtiyaçlarına cevap vermesinden vazgeçtik İslâmiyet’e zararlı hâle gelen bu müesseseleri: “Türkiye şeyhler, mürşitler, müritler ülkesi olmayacaktır. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” diyerek kapatmıştır. Fakat maalesef gazete ve televizyon haberlerinden izliyoruz ki hâlâ birçok tarikat faaliyetini sürdürmekte, bunların bazılarının foyaları cesur gazeteciler sayesinde ortaya çıkarılmaktadır. Televizyon ekranlarında zaman zaman falcılar, büyücüler, üfürükçüler boy göstermektedir. Çağdaş İslâm profesörlerinin tüm uyarılarına rağmen bazı insanlarımız bu sahtekârların sarığına, cübbesine, sakalına kanmakta ve onların sözlerine inanmaktadır.

Yunus Emre bu tip sahte sofuları yedi yüz yıl önce tespit etmiş, onların iç dünyalarındaki çirkinlikleri tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur.

Dervişlik dedikleri  / Hırka ile taç değil / Gönlün derviş eyleyen / Hırkaya muhtaç değil”

Bu muhteşem dörtlükten anlaşılıyor ki Yunus şekilciliğe şiddetle karşı çıkan hakiki bir mümindir. Yunus’a göre Müslüman, derviş veya dindar olmanın temel şartı gönlün eğitilmesidir. Kılık kıyafetle mümin olunmaz.

Yunus bir şiirinde dervişin nasıl olması gerektiğini şöyle ifade ediyor: Her kime kim dervişlik bağışlana / Kalpı gide, pak ola, gümüşlene”

Bildiğiniz gibi “kalp” sahte demektir. Yunus’a göre derviş olmanın birinci şartı sahteliğin yani ikiyüzlülüğün yok olmasıdır; ayrıca derviş madden ve manen temiz olacaktır, toplum içinde gümüş gibi parlayacaktır.

Yine başka bir şiirinde: “Derviş gönülsüz gerektir / Sövene dilsiz gerektir / Dövene elsiz gerektir / Sen derviş olamazsın” diyor. Yunus’a göre gerçek iman eri kibirsiz, sabırlı ve şiddetten uzak olmalıdır. Şeyhlik, mürşitlik aldatmacalarıyla harem kuranların; mürşitlik koltuğuna oturmak uğruna camilerde birbirlerini boğazlayanların dinle, İslâmiyet’le ne alâkası olabilir?  (Devamı var)

SİZDEN GELENLER

Hikâyelerim

 

Göçmen kuşların uğramadığı, arıların bal yapmadığı, doğanın tek renkle yetindiği bir ülkede; açan güneşle uyanamayan, kapanan güneşle uyuyamayan insanlar yaşarmış… Hayatı yaşar gibi yapıp yalnızlık senfonisinin ezgilerine teslim bir bedenle ruhlarını arkalarında bırakarak işlerine gidip gelirlermiş. Birbirlerine değil hâl hatır sormak göz göze geldiklerinde varlıklarının gerçekliğine dair en ufak bir duygu uyanmazmış zihinlerinde ve de kalplerinde… Yüzlerinde belli belirsiz çizgiler oluşurmuş zamanla, neden olduğu bilinmez. Çünkü dudaklarını kıpırtısızca kullanmaya özen gösterir, yanaklarını gülümsemeye teslim etmeyi bilmezlermiş.

“Bu ülkede ve yaşayan insanlarda bir gariplik var,” diye düşünüp duran tek kişi ülkenin çobanıymış. Çoban da ne çoban!.. Ülkenin koyunu keçisi bile yavrulamazmış. Hep bir umutla komşu ülkelerden gelen hayvanları beslemek, insanların gem vurulmaz iştahlarını bastırıp komşudan yenisini isteyerek ülkesinin çorak topraklarında yetiştirmek üzerineymiş çobanlığı. O yüzden aklı, başka kimsenin sormadığı sorularla meşgulmüş. Çünkü güneş karşısında gözlerini kırpıştıran, ağız dolusu gülerken yanakları yer çekimine karşı hareket eden, dans eder gibi konuşup elini kolunu havada uçuşturan, karşısındakini en sevdiği şarkıcının tonundan en sevdiği şarkıları dinler gibi heyecanla ve özenle dinleyen insanlar görmüş komşu ülkede, kendi ülkesinin insanları için büyüteceği koyunları teslim almaya gittiğinde…

Yani bu alışveriş, ülkesi için güzel olmuş; olmuş da içinden çıkılmaz düşüncelere daldığından kendisi için pek de hayırlı olmamış. Sürekli düşünüp duruyormuş ülkesindeki garipliği, doğadaki sessizliği, insanlardaki ıssızlığı… Acaba ıssızlığın girdabına kapılan insanoğlu mu doğayı küstürdü, yoksa doğanın dölsüzlüğüne mi insanoğlu küstü?

Ne fark ederdi ki!.. Güneş bu ülkede de dağların ardında kendini bir gösterip bir kaçıyordu, komşu ülkede de. Saatler burada da aynı tik-tak, tik-taklarla geçiyordu, başka yerde de… Acaba zamanın ritim değiştirdiği başka ülkeler var mıydı? Mesela bir tik, iki tak; bir tak, iki tik… Belki de dört dörtlük vuruşla Çingene ritmine kaptıranlar vardı hayatlarını… Ya da zamansızlığa… Zamansız ülkelerde neler olurdu acaba? Hayatlar nasıl yaşanırdı? Dilleri, dinleri, bedenleri de zamansızlığın kendi kimliğiyle yeniden şekillenmiş miydi? Sağa sola savrulmuş insanlar var mıydı?

Üretmekten çok tüketmek sadece kendi ülkesine has olamazdı. Yoksa öyle miydi?

Çobanın bu geceki düşünceleri zihnini uyuşturmuş, beyni hangi nöronların yardımıyla uykuya dalacağına dair karar veremez olmuştu... Neyse ki göz kapakları zafere koşmuş, bayrağı kimin aldığının bedeninde önemsizleştiği bir belirsizlik anında uykuya teslim olmuştu…

   Dürdane Gül

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder