16 Ocak 2021 Cumartesi

 



İSTİKLAL MARŞI (1) (19.10.2020)

 

19. asrın ikinci yarısında Avrupa’daki birçok ülkenin bayrak törenlerinde, bando eşliğinde millî marş okunuyordu. Oysa Osmanlılarda böyle bir gelenek yoktu. Yönetim sistemini, devlet kurumlarını, insan hak ve hürriyetlerini 20. asır Avrupa devletleri gibi oluşturmaya çalışan TBMM bu eksiği kapamak amacıyla millî marş yarışması düzenledi ve Mehmet Akif’in İstiklâl Marşı şiirini 12 Mart 1921’de birinci seçerek bestelenmesini ve ilk iki kıtasının bayrak törenlerinde okunması sağladı.

Şüphesiz ki bu şiir, sanat değeri yüksek bir edebî eserdir, ayrıca yedi yüz yıldır üç kıtada hüküm süren devletinin çöküşüne tanıklık eden o devir insanımızın çektiği ıstırapları yansıtır. Aynı zamanda bu şiirde o devirlerde yaşayan Türk milletinin ruhu; vatan, millet, bayrak ve hürriyet sevgisi lirik ve epik bir üslupla ifade edilir.

Kurtuluş Savaşı yıllarındaki memleketimizin durumunu, yıllardır süregelen savaşlar nedeniyle ümitsiz ve hayalsiz kalmış milletimizin yılgın ve bıkkın ruh hâlini ve ayrıca Akif’in bu şiiriyle ne yapmak istediğini layıkıyla anlayamayanlar, bir sanat abidesi kabul ettiğim İstiklâl Marşı’nı “Millî marş ‘korkma’ gibi bir kelimeyle başlamaz.” diyerek eleştirme cüretini göstermişlerdir.

Şunu unutmamalıyız ki bu şiirin yazıldığı günlerde memleketimiz İngilizler, Yunanlılar, Fransızlar ve İtalyanlar tarafından işgal edilmişti. Halkımız İstanbul ve Ankara hükümetleri arasında tercih yapma ikilemi nedeniyle kararsız ve moralsizdi. Ordumuz ise istilâcı güçlere karşı henüz büyük ve önemli bir zafer kazanmamıştı. 26 Ağustos 1922 Büyük Taarruz’un milletimize kazandırdığı o muhteşem moral ve heyecana bir yıldan fazla zaman vardı.

İşte bu kargaşa ve belirsizlik ortamında Akif, İstiklâl Marşı’yla millî duyguları pekiştirmeyi, halkımızın milliyetçilik duygularını uyandırmayı ve en önemlisi de Türk insanına özgüven kazandırarak onların moralini yüksek tutmayı amaçlamıştır. Akif’in, şiire ‘korkma’ ünlemesiyle başlamasının sebebi budur.

Cumhuriyet dönemine damgasını vuran ve halkımız tarafından çok sevilen bu şiirin edebî başarısı hiç şüphesiz ki Akif’in sanat dehasından ve o felaket günlerini bilfiil yaşamasından kaynaklanmaktadır. 1873’te doğan Akif, Balkan Harbi faciasına, Çanakkale’de yüz binlerce gencimiz şehadetine, başta İstanbul olmak üzere birçok şehrimizin işgal edilmesine tanık olmuştur. Gafilleri ve hainleri tanımış,  katliamı, zulmü ve vahşeti görmüş, Türk milletiyle birlikte fakirliği ve sefaleti yaşamıştır. Felaketlerin mazlum bedenlere açtığı onulmaz yaraların acısını ve asil ruhlardaki derin tahribatın ıstırabını halkıyla birlikte hissetmiştir.

Bu durumda biçim yönünden kusursuz ve içerik yönünden dopdolu böylesine mükemmel bir şiiri Akif’ten başka kim yazabilirdi?

Bu girişten sonra âdet olduğu üzere İstiklâl Marşı’nın ilk kıtasını yazalım ve şiir hakkındaki görüşlerimizi, tespitlerimizi ve yorumlarımızı ifade edelim.

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak.
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

 

Bir şiir tahlil edilirken dıştan içe gidilmelidir. Yani önce o şiirin biçim özellikleri üzerinde durulmalı, daha sonra içeriğe geçilmelidir. Biz de bu ilkeye uyarak şiirin şekil özellikleri hakkındaki tespitlerimizi kısa iki paragrafla vurguluyoruz.

İstiklâl Marşı, Divan şiirindeki “murabba” nazım şeklinden esinlenerek oluşturulan 10 kıtalık bir şiirdir. Dokuz kıtası, yukarıya aldığımız ilk kıta gibi dörtlükler hâlindedir ve dizeler “a,a,a,a” şeklindeki düz diziliş dediğimiz tarzda kafiyelenmiştir. Son kıta “a,a,a,b,a” kafiye dizilişiyle yazılan beşliktir. Son kıtanın beş dizelik oluşu elbette ki tesadüf değildir. Akif bu seçimi 41 dizeye ulaşmak, dolayısıyla ‘kırk bir kere maşallah’ deyişini anımsatmak amacıyla yapmıştır.

Akif şekil yönünden Divan şiiri geleneklerine bağlıdır. Şiirin tamamında yarım kafiye hiç kullanılmamış, ağırlıklı olarak tam, bazen de zengin kafiye kullanmıştır. Yine Divan edebiyatında kullanılan aruz ölçüsünü tercih etmiş ve şiiri aruzun “fâilâtün (feilâtün) feilâtün, feilâtün, fa’lün (feilün)” kalıbıyla kaleme almıştır.

Şimdi şiirin içerik özelliklerine geçelim.

Bana göre ilk dörtlükte, üzerinde durulup yorumlanması gereken beş sözcük vardır: “Korkmak, şafak, sönmek, sancak ve yıldız”

Önceden belirttiğimiz gibi şair, eserine milletinin endişe etmemesi gerektiğini vurgulayan “korkma” sözüyle başlıyor. Böylece Akif milletine ümit, özgüven, inanç telkin ediyor.

Önce şunu belirtelim: Bayrak, milletin simgesidir; sancak ise genellikle askerî birliklere verilerek o birliğin simgesi olan bayraktır. Akif ilk dizede “bayrak” kelimesini kullansaydı kafiyeleniş ve ölçü bozulmazdı, fakat  sancak” kelimesini kullanıyor. Sebebi ise ordu-millet olarak nitelenen Türk milletinin İstiklal Savaşı’nda yediden yetmişe asker ruhuyla hareket ettiğini, ay-yıldızlı bayrağımızın bu asker milletin sancağı hâline dönüştüğünü vurgulamaktır.  

Şiirin temel malzemesi kelimeler olduğu için şiir anlam ve ses sanatıdır. Anlam sanatıdır çünkü kelimeler somut veya soyut varlıkların dildeki karşılıklarıdır. Şair duygu ve düşüncelerini ifade ederken öyle kelimeler seçmeli ve onları öylesine yerli yerinde kullanmalıdır ki okuyucunun zihninde birden fazla çağrışım, hayal, telkin ve ima yaratabilmeli, ayrıca gözler önüne değişik ve özgün tablolar serebilmelidir. Bu fikrimizin doğruluğunu İstiklâl Marşı’nda iki defa kullanılan bir kelimeyle kanıtlamaya çalışalım.

 “Şafak” kelimesi Arapça asıllıdır; Arapçadaki temel anlamı “güneş kavuştuktan sonra batı ufkunda oluşan kızıllıktır.” Oysa biz bu kelimeyi tam karşıt anlamda “güneş doğmadan önce doğu ufkunda beliren aydınlık”  anlamında kullanıyoruz. Akif bu sözcüğü ilk dörtlükte Arapçadaki, son dörtlükte ise Türkçedeki anlamıyla kullanarak iki farklı manzara çiziyor.

İlk dörtlükte “şafaklarda yüzen sancak” sözleriyle resmedilen tablo şudur: Güneş yeni kavuşmuştur, batı ufkunda oluşan kızıllık içinde dalgalanan ay-yıldızlı bayrağımız rengi ve biçimiyle tam olarak seçilmektedir. Fakat herkesçe malumdur ki zaman geçtikçe şafak kızıllığı kaybolup yerini gecenin koyu siyahı alacak ve bayrağımız görünmez olacaktır. Akif bu doğal tabiat olayı ile o devirde yaşayan insanımızın istikballe ilgili endişeleri arasında paralellik kurmaktadır. Öyle ya, Osmanlının üç kıtaya hükmettiği o şaşalı günler geride kalmış, koca imparatorluk çökmüş, payitaht işgal edilmiştir. Böyle bir ortamda devletin yok oluşu kaçınılmaz bir sondur. Zaman geçtikçe şafakta görüntüsü kaybolan bayrak gibi devletimiz de bağımsızlığını kaybedecektir. (Devamı var)

 

 

SİZDEN GELENLER

 

ÇOCUK ve SAVAŞ

 


Biliyorum 
babaşehit,
Ağabeyim 
Allah huzurunda
Onlar dönecek bir gün biliyorum
Ya da biz gideceğiz yanlarına

Hiç bilemediğim niçin bombaladılar
Bez bebeğimi, oyuncak evimi

Bakın bebeğim elsiz ayaksız,
Altın saçları is karası
Elbisesi gaz kokusu
Evim ise paramparça

Bombacı amcalar bilmiyorlar mı
Oyuncakların 
şehit olamadığını?

 

Emrah Turan

 

 

VAKİT TACİRLERİ

Ruhları çeliğe
Çelik çiviyle çakarak
Bedenleri ceket gibi
Tik-taklara takarak
Çıktı geldi 
vakit tacirleri

Ellerinde parlak çelik liralar
Düşlerinde kirli kâğıt paralar
İhtirasların kirleri…

Al dediler buncağızı senin
Geçim meselesi
Şuncağızı sigortanın
İstikbal endişesi
Ve hepsi de
Emekçinin zincirleri.

Fakat sakın korkma
Kırılırsa kolun
Veya koparsa ayağın
Aç kalmayacaksın


Diye avutur birileri

 

Emrah Turan

SİZDEN GELENLER

Yenigün gazetesinin değerli okuyucuları,

Önceki haftalarda belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını Sizden Gelenler başlığı altında okuyucu yazılarına ayırmayı planladım. “Yazdım, yazıyorum, yazacağım” diyen okuyucularımızın eserlerini bu sayfada yayımlamak amacıyla erturanelmas@gmail.com adresime beklerim.

Sağlıcakla kalınız.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder