|
İSTİKLAL MARŞI (1) (19.10.2020) 19. asrın ikinci
yarısında Avrupa’daki birçok ülkenin bayrak törenlerinde, bando eşliğinde
millî marş okunuyordu. Oysa Osmanlılarda böyle bir gelenek yoktu. Yönetim
sistemini, devlet kurumlarını, insan hak ve hürriyetlerini 20. asır Avrupa
devletleri gibi oluşturmaya çalışan TBMM bu eksiği kapamak amacıyla millî
marş yarışması düzenledi ve Mehmet Akif’in İstiklâl Marşı
şiirini 12 Mart 1921’de birinci seçerek bestelenmesini ve ilk iki kıtasının
bayrak törenlerinde okunması sağladı. Şüphesiz ki bu şiir,
sanat değeri yüksek bir edebî eserdir, ayrıca yedi yüz yıldır üç kıtada hüküm
süren devletinin çöküşüne tanıklık eden o devir insanımızın çektiği
ıstırapları yansıtır. Aynı zamanda bu şiirde o devirlerde yaşayan Türk
milletinin ruhu; vatan, millet, bayrak ve hürriyet sevgisi lirik ve epik bir
üslupla ifade edilir. Kurtuluş Savaşı
yıllarındaki memleketimizin durumunu, yıllardır süregelen savaşlar nedeniyle
ümitsiz ve hayalsiz kalmış milletimizin yılgın ve bıkkın ruh hâlini ve ayrıca
Akif’in bu şiiriyle ne yapmak istediğini layıkıyla anlayamayanlar, bir sanat
abidesi kabul ettiğim İstiklâl Marşı’nı “Millî marş ‘korkma’ gibi bir kelimeyle
başlamaz.” diyerek eleştirme cüretini göstermişlerdir. Şunu unutmamalıyız
ki bu şiirin yazıldığı günlerde memleketimiz İngilizler, Yunanlılar,
Fransızlar ve İtalyanlar tarafından işgal edilmişti. Halkımız İstanbul ve
Ankara hükümetleri arasında tercih yapma ikilemi nedeniyle kararsız ve
moralsizdi. Ordumuz ise istilâcı güçlere karşı henüz büyük ve önemli bir
zafer kazanmamıştı. 26 Ağustos 1922 Büyük Taarruz’un milletimize kazandırdığı
o muhteşem moral ve heyecana bir yıldan fazla zaman vardı. İşte bu kargaşa ve
belirsizlik ortamında Akif, İstiklâl Marşı’yla millî duyguları pekiştirmeyi,
halkımızın milliyetçilik duygularını uyandırmayı ve en önemlisi de Türk
insanına özgüven kazandırarak onların moralini yüksek tutmayı amaçlamıştır.
Akif’in, şiire ‘korkma’ ünlemesiyle başlamasının sebebi budur. Cumhuriyet dönemine
damgasını vuran ve halkımız tarafından çok sevilen bu şiirin edebî başarısı
hiç şüphesiz ki Akif’in sanat dehasından ve o felaket günlerini bilfiil
yaşamasından kaynaklanmaktadır. 1873’te doğan Akif, Balkan Harbi faciasına,
Çanakkale’de yüz binlerce gencimiz şehadetine, başta İstanbul olmak üzere
birçok şehrimizin işgal edilmesine tanık olmuştur. Gafilleri ve hainleri
tanımış, katliamı, zulmü ve vahşeti
görmüş, Türk milletiyle birlikte fakirliği ve sefaleti yaşamıştır.
Felaketlerin mazlum bedenlere açtığı onulmaz yaraların acısını ve asil
ruhlardaki derin tahribatın ıstırabını halkıyla birlikte hissetmiştir. Bu durumda biçim
yönünden kusursuz ve içerik yönünden dopdolu böylesine mükemmel bir şiiri
Akif’ten başka kim yazabilirdi? Bu girişten sonra
âdet olduğu üzere İstiklâl Marşı’nın ilk kıtasını yazalım ve şiir hakkındaki
görüşlerimizi, tespitlerimizi ve yorumlarımızı ifade edelim. Bir şiir tahlil
edilirken dıştan içe gidilmelidir. Yani önce o şiirin biçim özellikleri
üzerinde durulmalı, daha sonra içeriğe geçilmelidir. Biz de bu ilkeye uyarak
şiirin şekil özellikleri hakkındaki tespitlerimizi kısa iki paragrafla
vurguluyoruz. İstiklâl Marşı,
Divan şiirindeki “murabba” nazım şeklinden esinlenerek oluşturulan 10 kıtalık
bir şiirdir. Dokuz kıtası, yukarıya aldığımız ilk kıta gibi dörtlükler
hâlindedir ve dizeler “a,a,a,a” şeklindeki düz diziliş dediğimiz tarzda
kafiyelenmiştir. Son kıta “a,a,a,b,a” kafiye dizilişiyle yazılan beşliktir.
Son kıtanın beş dizelik oluşu elbette ki tesadüf değildir. Akif bu seçimi 41
dizeye ulaşmak, dolayısıyla ‘kırk bir kere maşallah’ deyişini
anımsatmak amacıyla yapmıştır. Akif şekil yönünden
Divan şiiri geleneklerine bağlıdır. Şiirin tamamında yarım kafiye hiç
kullanılmamış, ağırlıklı olarak tam, bazen de zengin kafiye kullanmıştır.
Yine Divan edebiyatında kullanılan aruz ölçüsünü tercih etmiş ve şiiri aruzun
“fâilâtün (feilâtün) feilâtün, feilâtün, fa’lün (feilün)” kalıbıyla kaleme
almıştır. Şimdi şiirin içerik
özelliklerine geçelim. Bana göre ilk
dörtlükte, üzerinde durulup yorumlanması gereken beş sözcük vardır: “Korkmak,
şafak, sönmek, sancak ve yıldız” Önceden
belirttiğimiz gibi şair, eserine milletinin endişe etmemesi gerektiğini
vurgulayan “korkma” sözüyle başlıyor. Böylece Akif milletine ümit, özgüven,
inanç telkin ediyor. Önce şunu
belirtelim: Bayrak, milletin simgesidir; sancak ise genellikle askerî
birliklere verilerek o birliğin simgesi olan bayraktır. Akif ilk dizede “bayrak”
kelimesini kullansaydı kafiyeleniş ve ölçü bozulmazdı, fakat “sancak” kelimesini kullanıyor.
Sebebi ise ordu-millet olarak nitelenen Türk milletinin İstiklal
Savaşı’nda yediden yetmişe asker ruhuyla hareket ettiğini, ay-yıldızlı
bayrağımızın bu asker milletin sancağı hâline dönüştüğünü vurgulamaktır. Şiirin temel
malzemesi kelimeler olduğu için şiir anlam ve ses sanatıdır. Anlam sanatıdır
çünkü kelimeler somut veya soyut varlıkların dildeki karşılıklarıdır. Şair
duygu ve düşüncelerini ifade ederken öyle kelimeler seçmeli ve onları
öylesine yerli yerinde kullanmalıdır ki okuyucunun zihninde birden fazla
çağrışım, hayal, telkin ve ima yaratabilmeli, ayrıca gözler önüne değişik ve
özgün tablolar serebilmelidir. Bu fikrimizin doğruluğunu İstiklâl Marşı’nda
iki defa kullanılan bir kelimeyle kanıtlamaya çalışalım. “Şafak” kelimesi Arapça asıllıdır;
Arapçadaki temel anlamı “güneş kavuştuktan sonra batı ufkunda
oluşan kızıllıktır.” Oysa biz bu kelimeyi tam karşıt anlamda “güneş
doğmadan önce doğu ufkunda beliren aydınlık” anlamında kullanıyoruz. Akif bu
sözcüğü ilk dörtlükte Arapçadaki, son dörtlükte ise Türkçedeki anlamıyla
kullanarak iki farklı manzara çiziyor. İlk dörtlükte “şafaklarda
yüzen sancak” sözleriyle resmedilen tablo şudur: Güneş yeni
kavuşmuştur, batı ufkunda oluşan kızıllık içinde dalgalanan ay-yıldızlı
bayrağımız rengi ve biçimiyle tam olarak seçilmektedir. Fakat herkesçe
malumdur ki zaman geçtikçe şafak kızıllığı kaybolup yerini gecenin koyu
siyahı alacak ve bayrağımız görünmez olacaktır. Akif bu doğal tabiat olayı
ile o devirde yaşayan insanımızın istikballe ilgili endişeleri arasında
paralellik kurmaktadır. Öyle ya, Osmanlının üç kıtaya hükmettiği o şaşalı
günler geride kalmış, koca imparatorluk çökmüş, payitaht işgal edilmiştir.
Böyle bir ortamda devletin yok oluşu kaçınılmaz bir sondur. Zaman geçtikçe
şafakta görüntüsü kaybolan bayrak gibi devletimiz de bağımsızlığını
kaybedecektir. (Devamı var) SİZDEN GELENLER ÇOCUK ve SAVAŞ
Emrah Turan VAKİT TACİRLERİ Emrah Turan |
SİZDEN
GELENLER
Yenigün
gazetesinin değerli okuyucuları,
Önceki haftalarda
belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını Sizden Gelenler başlığı altında
okuyucu yazılarına ayırmayı planladım. “Yazdım, yazıyorum, yazacağım” diyen
okuyucularımızın eserlerini bu sayfada yayımlamak amacıyla erturanelmas@gmail.com
adresime beklerim.
Sağlıcakla
kalınız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder