(AB) (07.9.2020) ÇOCUKLAR VE OKUMA SEVGİSİ
ÇOCUKLAR ve OKUMA
SEVGİSİ
İngiltere’de
İngilizce eğitiminin, Japonya’da Japonca eğitiminin, Türkiye’de Türkçe
eğitiminin iki temel amacı vardır: Çocukların anlama ve anlatma
becerilerini geliştirmek.
Bir çocuğun anlama
becerisi iki yolla gelişir: Dinleme ve okuma.
Biz öğretmenler
çocuklarımızın iyi bir dinleyici olmasını isteriz. Ayrıca iyi bir okuyucu
olmaları için de gayret gösteririz. Çünkü iyi bir dinleyici ve okuyucu olan
öğrenciler dinleyip okuduklarını anlar, özümler, yorumlar ve sonuçlara ulaşır.
Bir paragraftaki ana ve yardımcı fikirleri sezer. Yazarın ne demek istediğini
anlar. Kısaca anlama becerisi dinleme ve okuma yoluyla gerçekleşir.
Anlatma becerisi ise
konuşma ve yazma yoluyla gerçekleşir. Dil; duygu ve düşünceleri ifadeye yarayan
bir araçtır. Dil eğitimi veren öğretmenler isterler ki öğrenciler dinleyip
okuduklarından anladıklarını, kişisel düşüncelerini, iç dünyalarını konuşarak
ifade edebilsinler. Yine kendi düşüncelerini bir mektup, bir deneme, bir makale
hâlinde yazarak anlatabilsinler. Zaten dil; dinleme, okuma, konuşma ve yazmadan
ibaret değil midir?
İlköğretim
okullarında Türkçe eğitimi “Türkçe” dersi olarak, liselerde “Dil
Anlatım Çalışmaları ve Edebiyat” dersi hâlinde, üniversitelerde ise “Türkçe-Kompozisyon”
dersi adıyla kesintisiz sürmektedir.
Liseyi bitirdikten
sonra fakültelerin ister matematik, ister Türk dili ve edebiyatı, ister
mühendislik bölümlerine gidin; Türkçe dersi zorunludur. Bu zorunluluk dil
eğitiminin kesintisiz devam etmesi gerektiği düşüncesinden kaynaklanmaktadır.
İlköğretim sonu
sınavlarından üniversite mezunlarının katıldığı KPSS’ye kadar her dereceli
sınavda Türkçe sorularının ortak özelliği; kelimelerin, cümlelerin ve
paragrafların anlamlarıyla ilgili soruların yüzde yetmiş civarında olmasıdır.
Kelime, cümle ve paragraf yorumuyla ilgili sorular öğrencilerin anlama ve
anlatma becerilerinin gelişip gelişmediğini araştırır.
Kelime anlam
birimidir. Öğrenciler çok kitap okumalı, anlamını bilmediği kelime ve
deyimlerin anlamını sözlüğe bakıp öğrenmeli, öğrendiği yeni kelimeleri ve söz
öbeklerini cümle içinde kullanarak aktif kelime dağarcığına katmalıdır. Öğrenci
cümlede kullanılan kelimelerden birinin dahi anlamını bilmezse bir cümleyi
hatta bir paragrafı tam anlayamaz.
Bu tespiti bir
örnekle ispat etmeye çalışayım. ÖSS’de “Aşağıdaki
cümlelerin hangisinde yazara yönelik olumlu bir eleştiri söz konusudur?” şeklinde
bir soru sorulmuş. Doğru seçenek şu cümle: “Onun
romanlarında sağlam bir tekniğin varlığı yadsınamaz.” Öğrencilerin yüzde
doksanı bu seçeneği işaretlemedi. Çünkü onlar “yadsınamaz” kelimesini “kabul
edilemez, söylenemez” gibi bir anlamda algılıyordu. Oysa “yadsımak” inkâr etmek anlamındadır. Bu
durumda cümle: “Onun romanlarında sağlam
bir tekniğin varlığı inkâr edilemez.” anlamına gelir ve bu yargı olumlu bir
eleştiridir.
Kelimeler dizisi
cümleyi meydana getirir. Cümle ise yargı birimidir. Yani bir duyguyu, olayı,
düşünceyi tam olarak anlatan söz grubudur. Öğrenci bir cümleyi okuyup
anlayacak, cümlede vurgulanan yargıyı, yan yargıyı, sezdirilmeye çalışılan
duyguları sezecek. O cümlenin yakın anlamlısını, karşıt anlamlısını görecek.
Mesela “Hiçbir insan esir yaşamak
istemez.” ve “Herkes hür bir hayatı
arzular.” cümleleri tamamen anlamdaştır. Fakat birisinin yüklemi olumsuz,
diğerininkiyse olumludur. Ayrıca anlamdaş bu iki cümlede kullanılan sözcükler
tamamen farklıdır. “Kadınlar zayıftır ama
analar güçlüdür.” ile “Analık kadına
güç verir.” cümlesi arasında anlamca bir fark var mıdır?
Şunu unutmayalım ki cümlede kullanılan
her kelimenin o cümleye kattığı bir anlam, bir nüans vardır. Hatta aynı
kelimenin aynı cümlede fakat farklı yerlerde kullanılması anlam değişikliğine
yol açar. Bir örnek vereyim: “Ercan bu soruyu
çözer.” cümlesinde yeterlilik vurgulanmaktadır. “Ercan bile bu soruyu çözer.”
cümlesinde ise yeterlilikten başka Ercan’ın küçümsendiği ve sorunun çok kolay
olduğu anlaşılır. “Bile” edatının yerini değiştirip cümleyi “Ercan bu soruyu
bile çözer.” şeklinde kurarsak Ercan’ın çok zeki ve sorunun da çok zor olduğunu
ifade etmiş oluruz.
Cümleler dizisi
paragrafı oluşturur. Paragraf ise düşünce birimidir. Her paragraf bir ana
düşünceyi vurgulayan, destekleyen, ispatlamaya çalışan cümlelerden oluşur.
Paragraftaki ana düşünceyi bir göl; cümleleri, örnekleri, ayrıntıları gölü
besleyen dereler, derecikler, yağmurlar, kaynak suları gibi düşünebiliriz.
Çok kitap okuyan,
sözlük karıştıran öğrenciler kelimelerin anlamını, dolayısıyla cümlede
vurgulananları, bir paragraftaki ana ve yardımcı fikirleri kolayca anlar.
Çocuklarımızın yüksek
tahsil yapmasının yolu okumaktan geçer. Okumayan öğrencilerin anlama becerisi
gelişmemiştir. Dolayısıyla onlar kimya öğretmeninin de, tarihçinin de ne dediğini
anlamaz. İlköğretim ve lise sonu sınavlarında, hatta KPSS’de kelime, cümle,
paragraf yorumuyla ilgili sorular arasındaki fark zorluk derecesinden
kaynaklanır. Mesela ilköğretim sonu sınavlardaki paragrafların ortalama kelime
sayısı 40, ÖSS’de 70, KPSS’de 90 civarındadır. Bir benzetme yaparsak ilköğretim
mezunu çocuklarımızdan bin, lise mezunlarından beş bin, üniversite
mezunlarından on bin metre koşmaları istenmektedir.
Bu durumda
çocuklarımızın ilköğretim birinci sınıftan üniversiteyi bitirinceye kadar kitap
okumalarını sağlamamamız gerekmektedir. Bir benzetme yapmak istiyorum.
Olimpiyatlarda 100 metreyi dokuz saniyede koşan bir atlet olimpiyatlara
gelinceye kadar her gün saatlerce spor yapar, yemesine içmesine dikkat eder.
100 metrelik bir yarışta başarılı olabilmek için binlerce kilometrelik yol
kateder.
Birkaç saat süren
lise veya üniversite giriş sınavlarında çocuklarımızın başarılı olmasını
istiyorsak sınava girinceye kadar yüzlerce kitap okumalarını sağlamalıyız. Bu
da ancak onlara kitap okuma sevgisi kazandırmakla gerçekleşir.
Peki
çocuklarımıza kitabı nasıl sevdireceğiz?
Biz Türkçe
öğretmenleri öğrencilerimize “Şu
ansiklopedileri okuyun, bilginizi arttırın.” demeyiz. Kitap okumalarını
isteriz. Roman, hikâye, tiyatro, makale, deneme… Amacımız onlara bilgi
öğretmek, onları profesör yapmak değildir. Amaç anlama ve anlatma yeteneklerini
geliştirmektir.
Okullarda yaptığımız
veli toplantılarında öğrencilerimizin anne ve babalarına kitap okumanın
öneminden bahsedince bazı veliler: “Evde
üç dört takım ansiklopedi var hocam, vitrin boydan boya ansiklopediyle dolu;
buna rağmen çocuğum bir gün olsun bu kitapları açıp okumuyor.” diyorlar.
Zannediyorlar ki gazetelerin kuponla dağıttığı ansiklopedileri vitrinin üst
gözüne koymakla çocuklar okuma sevgisi kazanacak. Ansiklopediler okunmak için
hazırlanmamıştır ki çocuk okusun. Bu tip eserler müracaat kitaplarıdır. Bir
konuyu öğrenmek, bir konu hakkında bilgi almak için hazırlanmıştır.
Benim evimde de
ansiklopediler var. Çocuklarım Türkçe veya edebiyatla ilgili bir soru
sorduğunda onlara asla bilgi vermedim, bir konuyu anlatmadım; ansiklopedileri
gösterdim. Çin atasözünün dediği gibi onlara balık vermek yerine balık tutmayı öğrettim.
Veliler soruyor: “Peki hocam okuma sevgisini nasıl
kazandıracağız çocuğumuza?”
Ben de onlara kendi
deneyimlerimi anlatıyorum. Ben aynı zamanda bir öğrenci velisiyim. Tevazuya
gerek yok, bu konularda kendimi çok başarılı bir veli olarak görüyorum. Çünkü
çocuklarımın üçü de Boğaziçi, İTÜ ve Bilkent gibi seçkin üniversitelerde
okudular.
Çocuklarımın bu başarısını zekâ ile izah edemem.
Bu başarı kitap okumayla ilgilidir.
Çocuklarıma kitap
okuma sevgisini şöyle kazandırdım. Çocuk iki buçuk üç yaşına gelip de cümle
kurmaya başlayınca çok resimli, beş altı cümleden oluşan
“Küçük
Prens” gibi kitaplar aldım. O
kitapları çocuklarıma, resimleri birlikte inceleyerek okudum. Çocuk “Hadi yine okuyalım baba.” dediğinde
üşenmeyip tekrar okudum. Birkaç defa okuyunca çocuk bu beş altı cümlelik kitabı
ezberledi ve eve gelen akrabalara ve misafirlere “Ben okumayı öğrendim.” deyip kitabın sayfalarındaki resimlere
bakarak okuma taklidi yaptı. Benim okuduklarımdan aklında kalanları tekrarladı.
Birkaç aferin ve çikolata gibi hediyeler çocuğun okuma şevkini artırdı.
Çocuklarım bu
kitapları oyuncak gibi de kullandı, kitaptaki insan fotoğraflarına bıyık da
yaptılar, hatta bize kızdıkları zaman yırttılar da. O zaman küçük bir kitaplık
yaptım ve “Bu kitaplık ve kitaplar sizin;
ister koruyun, ister yırtın.” dedim. Ne zaman ki çocuk, kitaplarını
korumaya, diğer çocuklardan kıskanmaya başladı işte o zaman iş bitti. Kitap
okuma sevgisi o tazecik dimağa, o tertemiz ruha kazandırılmış demekti.
Daha sonra okula
başlayıp da bayram harçlıklarıyla kitap almaya başladıklarında ben içimden: “Bu çocuk üniversite sınavını kazanır.”
demeye başladım. Geriye tek bir soru kalıyordu: Acaba hangi üniversite, hangi
fakülte, hangi bölüm? Bu sorunun cevabı da lisedeki derslerle ve öğretmenlerle
alakalıydı.
Bu yazıyı okuyan
gençlere, yeni evlilere, üç dört yaşında çocuğu olanlara benim yöntemimi
öneririm. Yüzde yüz garantilidir. Fakat çocuğunuz altıncı, yedinci sınıfa
gelmişse ve kitap okuma sevgisi kazanamamışsa işiniz çok zor demektir.
SİZDEN GELENLER
Değerli okuyucular;
geçen hafta belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını okuyucu köşesi olarak
değerlendirmeyi planlamıştım. Beş yüz kelimeyi geçmeyen şiir, deneme, hikâye,
hatıra gibi yazılarınızı Sizden Gelenler’de yayımlamak
amacıyla erturanelmas@gmail.com adresime bekliyorum.
Sağlıcakla kalınız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder