YUNUS
ve SAHTE SOFULAR (2) (21.9.2020)
Yunus bazı
şiirlerini daha etkileyici olması için, sahte sofuluk yaparak halkı aldatıp
maddî çıkar sağlayanların diliyle söylemiştir. Bu şiirler samimi birer
itirafname gibidir.
“Ey bana derviş
diyen / Nem ola derviş benim / Dervişlik yaylasında/
Hareketim kış benim”
Yunus’un
şiirlerindeki muhteva öylesine muhteşem, öylesine dolu ve doyurucu ki onun
şiirlerini yorumlarken bu eserlerin sanat değerinden bahsetmeyi unutuyoruz. Şu
dörtlüğün ihtişamına bakınız. Dervişlik dünyasını yaylaya ve sahte sofunun her
hareketini kışa benzetiyor. Dervişlerin ruh ve düşünce dünyası yayla gibi
olmalıdır: Doğal, temiz, binbir çiçek ve meyveyle dolu… Yani dervişler güzellik
üretmeli, insanlara faydalı şeyler sunmalı, gönülleri ferahlatmalı. Fakat sahte
dervişin her sözü, her davranışı kış gibidir: Soğuk, verimsiz ve insanlara
sıkıntı verici…
“Hırkam tacım
gözlerem / Fasid işler işlerem / Her yanımdan
gizlerem / Binbir fasid iş benim”
Sahte sofu
itiraflarına devam etmektedir. Onun tek derdi hırkası ve tacıdır. Yani şekil
olarak derviş izlenimi uyandıran maddi varlıklarını gözetmektedir ve dervişlik
yolunda yükselmeyi hedefler. Mürşit olmak, müritlere hükmetmek gibi planlar
yapar. Fakat yaptığı tüm işler fitne ve fesatla doludur. Ama sahte sofu bu fesat
işlerini etrafındakilerden gizlemekte çok başarılıdır.
“İçerime bakarsan /
Buçuk pulluk nesne yok / Taşramın
gavgasından / Âlemler dolmuş benim”
Dizelerdeki
ifade gücünün ihtişamına, buluşların mükemmelliğine bakar mısınız! “Buçuk
pulluk nesne, taşramın gavgası…” Yunus’un her dörtlüğü birbirinden
güzel… Sahte dervişin itirafları bu dörtlükte de sürmektedir: İçime bakarsan
buçuk pulluk nesne bulamazsın. Bilgi mi? Yok... İnsanlık mı? Ne gezer? Allah’a
iman mı? Alâkası yok. Peki cömertlik, çalışma, yardımseverlik? Semtine bile
uğramaz. Fakat dışının kavgasından âlemler dolmuştur. Yani şeklen Müslüman
görünmek için çok mücadeleler vermiştir. Tıpkı günümüzün sahte sofuları gibi...
Onlar toplumdan dışlanmalarına, her türlü yasal baskılara rağmen sarıklarından,
cübbelerinden, şalvarlarından ve sakallarından asla vazgeçmezler. Gerçek imanın
gönülde olduğunu bir türlü kabul etmezler. Kısaca taşralarının kavgasından
âlemler dolmuştur.
Her devirde, her
ülkede edebî değeri olan eserler yazılmıştır. Bu eserlerin bazıları birkaç yıl
gibi kısa sürede unutulmuştur. Fakat on, yirmi, elli yıl okunanlar olduğu gibi
asırlara meydan okuyanlar, okuyucunun isteği doğrultusunda binlerce defa
baskısı yapılanlar da mevcuttur. Bu tip eserler her devirde, her toplumda
yaşayan insanlara hitap eder. Başka deyişle bunlar her devirde, her toplumda
yaşayan insanların sorunlarını içermekte ve onların edebiyat ihtiyaçlarına
cevap vermektedir.
Dostoyevski’nin Suç
ve Ceza’sı, Moliere’nin Cimri’si, Peyami Safa’nın 9.
Hariciye Koğuşu bu niteliklere sahip ölümsüz eserlerdir. Çünkü suç
işleyip vicdan azabı çeken insanlar, zengin fakat cimri kişiler, amansız bir
hastalığa yakalanıp sakat kalma korkusu yaşarken tek taraflı bir aşkın da
ıstırabını çeken gençler her devirde, her toplumda var olacaktır.
Konuya bu bakış
açısıyla yaklaşırsak Yunus’un Divan’ı yukarıda zikrettiğim eserlerden çok daha
üstündür çünkü bu şiirler dilden dile nakledilerek günümüze kadar gelmiş, bazı
şiirleri bestelenip dinî törenlerde koro hâlinde okunmuştur. Yunus zenginlerin
iç sıkıntısını şöyle anlatmış:
“Kemdurur
yoksulluktan / Nicelerin varlığı / Bunca varlık var
iken / Gitmez gönül darlığı” (Kemdurur:
kötüdür)
Bu düşünceyi daha iyi ifade eden
bir nazım parçası işiten veya okuyan var mı?
Yunus dünyanın
fani oluşunu şöyle ifade etmiş: “Mal sahibi
mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan
mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan”
Fani dünyayı bu
dörtlükten daha güzel ortaya koyan bir dörtlük söyleyebilir misiniz?
“Fukara kalbine
kim ki dokuna / Dokuna sinesi Allah okuna”
Fakirlere
kötülük yapanlar için söylediği bu bedduadan daha güzelini söyleyebilmiş bir
şair gösterebilir misiniz? Şu ilenmedeki inceliğe, edebe, sanat değerinin
üstünlüğüne, buluşun mükemmelliğine bakınız.
Gurbetteki
insanların yalnızlığını anlattığı şu dörtlüğü duymayan, bu şiire hayran
kalmayan bir edebiyatsever var mı? “Bir garip
ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar /Soğuk suyla
yuyalar / Şöyle garip bencileyin”
Bu yazıma
başlarken Yunus Emre’nin riyakâr dervişleri anlattığı dokuz dörtlükten oluşan
bir şiirini tahlil etmek istiyordum. Fakat Yunus sahte sofular hakkında o kadar
çok ve o kadar güzel beyitler söylemiş ki…
“Şunu da alayım, bunu mutlaka
yazmalıyım, bu dörtlüğü es geçmek Yunus’a hakaret olur.” derken yazımız
uzadı.
Aslına
bakarsanız Yunus’un şiirlerini incelerken ben de şaşırıyorum. Onun sanatının
ihtişamına kapılıp hayranlık, sevgi, saygı duygularım artıyor fakat Yunus’un
tasvir ettiği sahte sofuların hâlâ mevcut olduğunu görünce de çok üzülüyorum.
Üzülüyorum çünkü: “Doğrudan doğruya Kuran’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz
İslâm’ı” diyerek dinimizin hurafelerden, rivayetlerden, efsanelerden
kurtarılması gerektiğini söyleyen İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u
bile rahatsız etmiştir bu sahte sofular. Akif bir şiirinde şöyle diyor:
“Taylasan, cübbe, kavuk, hırka; hep esvab-ı riya”
(Taylasan:
sarığın iki yanından aşağı sarkan ucu / esvab-ı riya: riya elbiseleri)
Bu dizeden
anlaşıldığı kadarıyla hem Yunus hem de Akif, kılık kıyafetle Müslüman görünüp halkı
aldatanları eleştirmektedir. (Devamı var.)
SİZDEN
GELENLER
HİKÂYELERİM (2)
Kadının adı var ama ruhu… yoktu.
Gözlerini karanlığa yumdu kadın. Maviyi düşlerdi oysa. Hele son zamanlarda
takılıp kalan gözbebeklerini alamazdı uçan kuşlardan. Yine de şaşırması
anlamsızdı. Bu ara istediği ne olmuştu ki hayattan? En son aklından geçirip de
elini uzatarak tutuverdiği neydi acaba? Ya masanın üstünde bayatlamış bir dilim
ekmek ya da yere savrulmuş bir tutam çiçekti burnunda kokan… Özlemişti. Hem de
çok özlemişti bebeyken içine çekmeye doyamadığı annesini. Belki mavilere
dalması da ondandı. Annesini düşlerdi renklerde. Siyah besbelli yakışmazdı bu
aydınlık kadına. Ya kırmızı? Yo, hayır! Ne kadar sert de olsa karakteri, şahin
gibi kanatlarını açıp bir hamleyle kavraması korumak adınaydı bilmediği,
tanımadığı insanlardan yavrularını. Peki ya beyaz? Olurdu aslında... Zihninde şekillenen
hatıralara ait kanıtlar vardı çocukluğunu geçirdiği evde. Eski bir çerçevede
ağır ev sahipliği yapan yılların fotoğrafından kalmıştı o beyaz gelinliğin
içindeki masum kadın. İlle de eski olmalıydı sanki çerçeve; ya da kırık… Oysa
kırılan çerçeveyle kalsa hayata belki de çokça teşekkür ederdi annesi. Etmediğine
göre bir özlemi olmalıydı; dağlara, denize, göğe sığdıramadığı düşleri… “Olur mu acaba?” diye ne aklından ne
kalbinden bir an geçiremediği hayalleri. Kendine sığmadığından hep gökyüzüne
emanet etmişti düşüncelerini. Ondandı göğe bakınca kadının mavide annesini
görmesi.
Birden hatırlayıverdi. Bu gece maviye değil karanlığa
teslim etmişti kendini. Belki hafiflerdi görmeseydi bedenini. Örterdi yıpranan
ellerini, takati kalmayan gözlerini… Ve kimsenin hatırlamadığı gülümsemesini…
Yok, öyle suçlamazdı çevresini. Adını söyledi mi herkes dikerdi gözlerini önce
simsiyah saçlarının parıltısına, sonra masmavi gözlerinin ışıltısına ve en son
kalbinin kırıklarına… Ruhunu kaybeden bu kadına bakan herkes kendini görürdü
sanki aynada… Kadının adı var ama ruhu yoktu bu belalı bakışlarda. O bakışlar
ki sana en derine gömdüğün karanlığını hatırlatır, adını unutturur, ruhuna
sarılırdı. Kadın da öyle yaptı. Kendine baktı. Karanlığını hatırladı. Adını
unuttu ve ruhuna sarılamadan boşlukta kayboldu…
Dürdane
Gül
Yenigün
gazetesinin değerli okuyucuları,
Önceki haftalarda
belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını Sizden Gelenler başlığı altında
okuyucu yazılarına ayırmayı planladım. “Yazdım, yazıyorum, yazacağım” diyen
okuyucularımızın eserlerini bu sayfada yayımlamak amacıyla erturanelmas@gmail.com adresime beklerim.
Sağlıcakla kalınız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder