16 Ocak 2021 Cumartesi

 

YUNUS ve SAHTE SOFULAR (2) (21.9.2020)

Yunus bazı şiirlerini daha etkileyici olması için, sahte sofuluk yaparak halkı aldatıp maddî çıkar sağlayanların diliyle söylemiştir. Bu şiirler samimi birer itirafname gibidir.

Ey bana derviş diyen / Nem ola derviş benim / Dervişlik yaylasında/ Hareketim kış benim”

Yunus’un şiirlerindeki muhteva öylesine muhteşem, öylesine dolu ve doyurucu ki onun şiirlerini yorumlarken bu eserlerin sanat değerinden bahsetmeyi unutuyoruz. Şu dörtlüğün ihtişamına bakınız. Dervişlik dünyasını yaylaya ve sahte sofunun her hareketini kışa benzetiyor. Dervişlerin ruh ve düşünce dünyası yayla gibi olmalıdır: Doğal, temiz, binbir çiçek ve meyveyle dolu… Yani dervişler güzellik üretmeli, insanlara faydalı şeyler sunmalı, gönülleri ferahlatmalı. Fakat sahte dervişin her sözü, her davranışı kış gibidir: Soğuk, verimsiz ve insanlara sıkıntı verici…

Hırkam tacım gözlerem / Fasid işler işlerem / Her yanımdan gizlerem / Binbir fasid iş benim”

Sahte sofu itiraflarına devam etmektedir. Onun tek derdi hırkası ve tacıdır. Yani şekil olarak derviş izlenimi uyandıran maddi varlıklarını gözetmektedir ve dervişlik yolunda yükselmeyi hedefler. Mürşit olmak, müritlere hükmetmek gibi planlar yapar. Fakat yaptığı tüm işler fitne ve fesatla doludur. Ama sahte sofu bu fesat işlerini etrafındakilerden gizlemekte çok başarılıdır.

“İçerime bakarsan / Buçuk pulluk nesne yok / Taşramın gavgasından / Âlemler dolmuş benim”

Dizelerdeki ifade gücünün ihtişamına, buluşların mükemmelliğine bakar mısınız! “Buçuk pulluk nesne, taşramın gavgası…” Yunus’un her dörtlüğü birbirinden güzel… Sahte dervişin itirafları bu dörtlükte de sürmektedir: İçime bakarsan buçuk pulluk nesne bulamazsın. Bilgi mi? Yok... İnsanlık mı? Ne gezer? Allah’a iman mı? Alâkası yok. Peki cömertlik, çalışma, yardımseverlik? Semtine bile uğramaz. Fakat dışının kavgasından âlemler dolmuştur. Yani şeklen Müslüman görünmek için çok mücadeleler vermiştir. Tıpkı günümüzün sahte sofuları gibi... Onlar toplumdan dışlanmalarına, her türlü yasal baskılara rağmen sarıklarından, cübbelerinden, şalvarlarından ve sakallarından asla vazgeçmezler. Gerçek imanın gönülde olduğunu bir türlü kabul etmezler. Kısaca taşralarının kavgasından âlemler dolmuştur.

Her devirde, her ülkede edebî değeri olan eserler yazılmıştır. Bu eserlerin bazıları birkaç yıl gibi kısa sürede unutulmuştur. Fakat on, yirmi, elli yıl okunanlar olduğu gibi asırlara meydan okuyanlar, okuyucunun isteği doğrultusunda binlerce defa baskısı yapılanlar da mevcuttur. Bu tip eserler her devirde, her toplumda yaşayan insanlara hitap eder. Başka deyişle bunlar her devirde, her toplumda yaşayan insanların sorunlarını içermekte ve onların edebiyat ihtiyaçlarına cevap vermektedir.

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Moliere’nin Cimri’si, Peyami Safa’nın 9. Hariciye Koğuşu bu niteliklere sahip ölümsüz eserlerdir. Çünkü suç işleyip vicdan azabı çeken insanlar, zengin fakat cimri kişiler, amansız bir hastalığa yakalanıp sakat kalma korkusu yaşarken tek taraflı bir aşkın da ıstırabını çeken gençler her devirde, her toplumda var olacaktır.

Konuya bu bakış açısıyla yaklaşırsak Yunus’un Divan’ı yukarıda zikrettiğim eserlerden çok daha üstündür çünkü bu şiirler dilden dile nakledilerek günümüze kadar gelmiş, bazı şiirleri bestelenip dinî törenlerde koro hâlinde okunmuştur. Yunus zenginlerin iç sıkıntısını şöyle anlatmış:

Kemdurur yoksulluktan / Nicelerin varlığı / Bunca varlık var iken / Gitmez gönül darlığı” (Kemdurur: kötüdür)

Bu düşünceyi daha iyi ifade eden bir nazım parçası işiten veya okuyan var mı?

Yunus dünyanın fani oluşunu şöyle ifade etmiş: Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan”

Fani dünyayı bu dörtlükten daha güzel ortaya koyan bir dörtlük söyleyebilir misiniz?

Fukara kalbine kim ki dokuna / Dokuna sinesi Allah okuna”

Fakirlere kötülük yapanlar için söylediği bu bedduadan daha güzelini söyleyebilmiş bir şair gösterebilir misiniz? Şu ilenmedeki inceliğe, edebe, sanat değerinin üstünlüğüne, buluşun mükemmelliğine bakınız.

Gurbetteki insanların yalnızlığını anlattığı şu dörtlüğü duymayan, bu şiire hayran kalmayan bir edebiyatsever var mı? Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar /Soğuk suyla yuyalar / Şöyle garip bencileyin”

Bu yazıma başlarken Yunus Emre’nin riyakâr dervişleri anlattığı dokuz dörtlükten oluşan bir şiirini tahlil etmek istiyordum. Fakat Yunus sahte sofular hakkında o kadar çok ve o kadar güzel beyitler söylemiş ki…  “Şunu da alayım, bunu mutlaka yazmalıyım, bu dörtlüğü es geçmek Yunus’a hakaret olur.” derken yazımız uzadı.

Aslına bakarsanız Yunus’un şiirlerini incelerken ben de şaşırıyorum. Onun sanatının ihtişamına kapılıp hayranlık, sevgi, saygı duygularım artıyor fakat Yunus’un tasvir ettiği sahte sofuların hâlâ mevcut olduğunu görünce de çok üzülüyorum. Üzülüyorum çünkü: “Doğrudan doğruya Kuran’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” diyerek dinimizin hurafelerden, rivayetlerden, efsanelerden kurtarılması gerektiğini söyleyen İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u bile rahatsız etmiştir bu sahte sofular. Akif bir şiirinde şöyle diyor: Taylasan, cübbe, kavuk, hırka; hep esvab-ı riya”

(Taylasan: sarığın iki yanından aşağı sarkan ucu / esvab-ı riya: riya elbiseleri)

Bu dizeden anlaşıldığı kadarıyla hem Yunus hem de Akif, kılık kıyafetle Müslüman görünüp halkı aldatanları eleştirmektedir. (Devamı var.)

 

SİZDEN GELENLER

HİKÂYELERİM (2)

Kadının adı var ama ruhu… yoktu. Gözlerini karanlığa yumdu kadın. Maviyi düşlerdi oysa. Hele son zamanlarda takılıp kalan gözbebeklerini alamazdı uçan kuşlardan. Yine de şaşırması anlamsızdı. Bu ara istediği ne olmuştu ki hayattan? En son aklından geçirip de elini uzatarak tutuverdiği neydi acaba? Ya masanın üstünde bayatlamış bir dilim ekmek ya da yere savrulmuş bir tutam çiçekti burnunda kokan… Özlemişti. Hem de çok özlemişti bebeyken içine çekmeye doyamadığı annesini. Belki mavilere dalması da ondandı. Annesini düşlerdi renklerde. Siyah besbelli yakışmazdı bu aydınlık kadına. Ya kırmızı? Yo, hayır! Ne kadar sert de olsa karakteri, şahin gibi kanatlarını açıp bir hamleyle kavraması korumak adınaydı bilmediği, tanımadığı insanlardan yavrularını. Peki ya beyaz? Olurdu aslında... Zihninde şekillenen hatıralara ait kanıtlar vardı çocukluğunu geçirdiği evde. Eski bir çerçevede ağır ev sahipliği yapan yılların fotoğrafından kalmıştı o beyaz gelinliğin içindeki masum kadın. İlle de eski olmalıydı sanki çerçeve; ya da kırık… Oysa kırılan çerçeveyle kalsa hayata belki de çokça teşekkür ederdi annesi. Etmediğine göre bir özlemi olmalıydı; dağlara, denize, göğe sığdıramadığı düşleri… “Olur mu acaba?” diye ne aklından ne kalbinden bir an geçiremediği hayalleri. Kendine sığmadığından hep gökyüzüne emanet etmişti düşüncelerini. Ondandı göğe bakınca kadının mavide annesini görmesi.

Birden hatırlayıverdi. Bu gece maviye değil karanlığa teslim etmişti kendini. Belki hafiflerdi görmeseydi bedenini. Örterdi yıpranan ellerini, takati kalmayan gözlerini… Ve kimsenin hatırlamadığı gülümsemesini… Yok, öyle suçlamazdı çevresini. Adını söyledi mi herkes dikerdi gözlerini önce simsiyah saçlarının parıltısına, sonra masmavi gözlerinin ışıltısına ve en son kalbinin kırıklarına… Ruhunu kaybeden bu kadına bakan herkes kendini görürdü sanki aynada… Kadının adı var ama ruhu yoktu bu belalı bakışlarda. O bakışlar ki sana en derine gömdüğün karanlığını hatırlatır, adını unutturur, ruhuna sarılırdı. Kadın da öyle yaptı. Kendine baktı. Karanlığını hatırladı. Adını unuttu ve ruhuna sarılamadan boşlukta kayboldu…

Dürdane Gül

Yenigün gazetesinin değerli okuyucuları,

Önceki haftalarda belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını Sizden Gelenler başlığı altında okuyucu yazılarına ayırmayı planladım. “Yazdım, yazıyorum, yazacağım” diyen okuyucularımızın eserlerini bu sayfada yayımlamak amacıyla erturanelmas@gmail.com adresime beklerim.

Sağlıcakla kalınız.

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder