16 Ocak 2021 Cumartesi

 

OKULLAR AÇILIRKEN (Açılmazken) (5.10.2020)

 

1983 sonbaharıydı ve ben Isparta 40. Piyade Alayı’nda iki aylık askerdim. Günlerden pazardı; Alay içindeki çamlıkta bir ağacın gövdesine sırtımı dayamış hâlde oturuyor, askere gelmeden önce eşim ve on sekiz aylık oğlumla çektirdiğim siyah – beyaz fotoğrafa bakıyordum. Ailemi, özellikle minik yavrumu öyle çok özlemiştim ki, iki ay sonra tezkere alacağımı bile bile: “Bitmez bu askerlik!” diye içimden geçiriyordum.

O sırada hoparlörden müzik yayını başladı; Esmaray söylüyordu: “Gel tezkere gel, bitsin bu gurbet!..” Önceleri “Güzel bir ses, hoş bir melodi” diyerek öylesine dinlediğim bu şarkı hem ezgisi hem de güftesiyle aniden tüm benliğimi sardı. O andan itibaren mekândan ve zamandan sıyrılmış hâlde, çekirdek ailemin fotoğrafına bakıp gözyaşı dökerken “Allah’ım, bitmesin bu şarkı!” diye düşünerek hasret ve mutluluk girdabında yüzmeye başladım.

Hâliyle üç dört dakika sonra şarkı bitmiş ve ömrüm boyunca unutamayacağım o uhrevi anlar sona ermişti. Yavaş yavaş kendime gelip de gözyaşlarım tükenince “Bir sanat eseri, aynı kişide farklı zamanlarda farklı etkiler bırakıyormuş,” dedim içimden.

Öyle ya, “Hastane önünde incir ağacı

Doktor bulamadı bana ilacı

Baştabip geliyor yaramdan acı

Hasta düştüm yüreğime dert doldu

Ellerin vatanı bana yurt oldu”  türküsünü genç ve sağlıklı birinin dinlediğini düşünelim; ne söyler bu türkü için: “Yanık bir ses, hüzünlü bir ezgi” der; öyle değil mi? Peki aynı kişi amansız bir hastalığa yakalanıp da hastane odasında yatarken bu türküyü dinlese ne tepki verir? Kahrolup yanar, yanıp yanıp kavrulur ve “Bu türkü benim için bestelenmiş,” diye geçirir içinden.

Bir başka sanat eseri, bir şiir; 1983’te asker ocağındayken yaşadığım bu duyguların benzerini 2010’da ve birkaç gün önce olmak üzere iki defa yaşattı bana.

Yine sonbaharda, ekimin başındayız. Eylül ayı pek hüzünlü geçti benim için. Oysa eylül ömrümün kırk altı yılına “Yeni bir başlangıç heyecanıyla damgasını vurmuştu. On altı yıl süren öğrencilik hayatım boyunca eylül ortalarını, daha açık ifadeyle okulların açılacağı günü heyecanla beklemiştim. Otuz yıl süren öğretmenlik hayatımda da bu heyecanım artarak devam etti. Eylül demek, okulların açılması demekti, eylül demek yeni bir başlangıç, yeni öğrencilerle tanışma, eski öğrencilerimle buluşma demekti. Temizlenip ütülenmiş giysilerim, ders araç ve gereçleriyle dolu James Bond çantam günlerce öncesinden hazır olurdu. O kadar sevinir, mutlu olur ve heyecanlanırdım ki son gece gözüme uyku girmezdi.

Her şeyin bir sonu vardır; 2009 – 2010 öğretim yılının sonunda emekli oldum. Yine eylül ortalarında, yeni öğretim yılının başladığı ilk günün sabahında Bursa’daki evimin balkonunda oturuyor, karışık duygular hissederek yoldan geçen öğrencilere bakıyordum. Evim İbn-i Sina İlköğretim Okulu’yla Cem Sultan Lisesi’nin tam ortasındaydı ve balkondan iki okulu da görebiliyordum. Derken yolda koşuşturan öğrenciler azaldı, İlköğretim Okulu hoparlöründen “Rahat, hazır ol!” komutu geldi ve öğrenciler İstiklal Marşı’nı okumaya başladı. O anda içim cız ederek ayağa kalktım ve okul bahçesinde, öğrencilerimin başındaymış gibi millî marşımızı mırıldanarak bayrak törenine iştirak ettim.

Nasıl ki şafak vaktinden akşama ezanına kadar oruç tutan bir insan bir bardak su ve bir kâse çorba arzularsa Zeki Ömer Defne’nin “Zil Çalacak” şiirini okumayı arzu ettim o anda. İstiklal Marşı bitip de sesler kesilince şiir defterimi açıp bu muhteşem şiiri bir şarkı söyler gibi defalarca ve yine gözyaşı dökerek okudum. Öğretmenlik hayatım boyunca “Güzel şiir diyerek öğrencilerime defalarca okuduğum bu sanat eseri o anda bambaşka anlamlar ifade ediyordu benim için; çünkü bu şiir emekli bir öğretmenin şiiriydi; duygularımın en kısa, en yoğun ve sanatsal ifadesiydi.

ZİL ÇALACAK

Zil çalacak... Sizler derslere gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,
Duyacağım, evlerden, kırlardan, denizlerden;
Tâ içimden birisi gidecek ardınızdan uça ese...
Ama ben, ben artık gidemeyeceğim.

Zil çalacak... Siz geminize, treninize gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,
Duyacağım, iskelelerden, istasyonlardan bütün;
Tâ içimden birisi koşacak ardınızdan...
Ama ben, ben artık gelemeyeceğim.

Sonra bir gün zil çalacak yine,
Hiç kimseler, kimsecikler duymayacak...
Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz...
Tâ içimden birisi kalacak oralarda...
Ben gideceğim.

Zeki Ömer Defne

 

Z. Ömer Defne de benim gibi öğretmen okulunda ve sonra Edebiyat Fakültesinde okuyup yıllarca liselerde Edebiyat öğretmenliği yapmış. Gayet açık ki bu şiiri emekli olunca yazmış.

Şair emekli olmuştur fakat eğitim – öğretim devam etmektedir; ülkemizin her yerinde ziller çalmakta, öğrenciler ve öğretmenler okullarına, sınıflarına girmektedir. Şair manen öğrencilerin peşinden koşarak okula gitmektedir fakat madden tıpkı benim gibi okuldan uzaktaki bir mekânda öğrencilerini düşünmektedir. Şiirin tamamında okuldan uzak kalan bir beden ile, öğrencilere hasret bir ruhun tezatlı hâli tasvir ve tahlil edilmiştir.

Son iki dizede “Ta içimden birisi kalacak oralarda / Ben gideceğim” derken iki şey vurguluyor şair: Ruhunun ebediyen öğrencilerinin yanında kalacağını ve maddi bedeninin bir gün toprak olacağını… Şairin son iki dizede söyledikleri gerçekleşti diyebilirim. Evet, Aralık 1992’de bu dünyadan gitmiştir şairimiz. Fakat gördüğünüz gibi ruhu hâlâ eğitim – öğretim camiasıyla birliktedir. Çünkü ben nasıl ki onu rahmetle anıp şiirini defalarca okuduysam, yurdumun on binlerce okulunda da okundu ve okunacak; şairimiz saygı, sevgi ve hürmetle anıldı ve anılacak.

Yedi yıldır Orhangazi’deyim. Evim Orhanbey İlköğretim Okulu yolu kıyısında. Her sene eylül ortalarında evimin balkonunda otururken okula giden öğrenciler görür, “Zil Çalacak” şiirini anar ve bir dua gibi zaman zaman okurdum.

Ve maalesef ki eylül bitip ekim geldiği hâlde bu sene yoldan geçen tek öğrenci görmedim. Biri İzmit’te, diğeri İstanbul’da yaşayan iki torunum ilkokula başlayacaktı bu yıl. “Çocuklar ne âlemde, okula başladılar mı?” diye sordum oğullarıma. Birer fotoğraf göndermişler, ufacık torunlarım okul bahçesinde, ama suratlarında korona maskesi. Haftada bir gün gideceklermiş okula.

İçim kan ağlıyor kardeşim, içim kan ağlıyor. Her yıl bu aylarda cıvıl cıvıl olan okul yolları, okul bahçeleri ve sınıflar bomboş.

Neden? Hepinizce malumdur ki bir virüs sarmış tüm dünyayı; insanlar sokağa çıkmaktan, birbiriyle görüşmekten korkuyor.

Bazı bilim adamları “Mümkün olsa da dünyayı işgal eden bu virüsün tamamını toplayabilsek bir kibrit kutusuna sığar ve ağırlığı iki gramı geçmez,” diyor. İçine düştüğümüz bu trajik durum tüm insanlar için yüz karası bir akıbettir.

Anladığım kadarıyla ırmağa, denize çöp atan biri, otomobil kullanarak havayı zehirleyen bir şoför, zirai mücadele diyerek meyveyi, sebzeyi ve toprağı zehirleyen bir çiftçi, para hırsıyla ormanları yakıp yıkarak maden arayan bir müteşebbis, silah ve zehir üreten bir fabrikatör ve bilhassa devletleri yöneten politikacılar; hepsi, herkes suçlu. “Kutuplardaki buzlar eriyor, çok yakında denizlerde su seviyesi yükselecek, birçok kıyı şehri sular altında kalacak,” diye feryat figan eden bilim adamlarına hiçbir devlet adamı kulak vermiyor. Tüm dünyada küresel bir kuraklık yaşanıyor; anormal tabiat olaylarına tanık oluyoruz. Küçük göller kuruyor, İznik Gölü en az yüz metre çekilmiş. Ovalarımızda börtü böcek kalmadı, karıncalar yok oldu. Tabiattaki doğal besin zinciri kesintiye uğradı.

İnsanlık bu çılgınca gidişattan vazgeçmezse öyle bir gün gelir ki Covid 19 virüsü için “O da bir şey mi, Covid 25 virüsü havadan da bulaşıyor, kapısını penceresini açan hastalanıyor,” diyebiliriz. Böyle bir virüs insanlığın sonu demektir.

Tüm insanlık “Bize bu dünya atalarımızdan miras kalmadı, evlatlarımızdan ödünç aldık,” diyen Kızılderili atasözünü şiar edinmedikçe, doymak bilmez para ve mülk ihtiraslarına son vermedikçe Dünya’yı felaketlerden kurtaramayız.

Sağlıcakla kalınız.

 

SİZDEN GELENLER

Yenigün gazetesinin değerli okuyucuları,

Önceki haftalarda belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını Sizden Gelenler başlığı altında okuyucu yazılarına ayırmayı planladım. “Yazdım, yazıyorum, yazacağım” diyen okuyucularımızın eserlerini bu sayfada yayımlamak amacıyla erturanelmas@gmail.com adresime beklerim.

Sağlıcakla kalınız.

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder