16 Ocak 2021 Cumartesi

 

 

 

İSTİKLAL MARŞI (2) (26.10.2020)

 

Son kıtada geçen “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl” dizesindeki tablo ise çok farklıdır. Güneş henüz doğmamıştır ama gecenin koyu siyahı şafakla birlikte sona ermiş ve sarı, pembe, turuncu, kırmızı gibi şafak renkleri doğu ufkunu dalga dalga aydınlatmaya başlamıştır. Bu renkli aydınlık içinde şanlı bayrağımız da doğal olarak rengi ve biçimiyle belirmeye başlamıştır. İşte o anda, dalga dalga oluşu ve renginden dolayı şafaklara benzeyen bayrağı gören herkesçe malumdur ki karanlık az sonra tamamen sona erecektir. Böylece aydınlık zamanlar başlayacak, Türk milleti bağımsızlığının ve hürriyetinin sembolü olan bayrağının gölgesinde hür ve mesut yaşayacaktır.

Daha önce şiirin aynı zamanda ses sanatı olduğunu söylemiştik. Evet, şiir ses sanatıdır çünkü kelimeler seslerden oluşan ses gruplarıdır. Şair kelimeleri seçerken bu özelliğe de dikkat etmeli; sesleri, anlamı pekiştiren öğeler olarak kullanmalıdır. “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl” dizesinde “l” sesiyle aliterasyon yapılırken sözcüklerde kalın ve ince ünlü öbekleri ahenk yaratacak şekilde ve bayrağın dalgalanmasını hissettirecek biçimde “aaa e e aaa ii e aı ia” sıralamasıyla kullanılmıştır. Ayrıca bu dizede rahatlama, sevinç, mutluluk ve kendine güven sezilmektedir.

Şimdi “sönmek” sözcüğüne geçebiliriz.

Dostlarımıza “Kırmızı, sana neyi çağrıştırıyor?” diye sorsak “elma, nar, yanak, bayrak, karanfil, gül…” gibi çok farklı cevaplar alırız. Fakat “bayrak ve kırmızı” sözcüklerini birlikte kullandığımızda Türk insanının zihnindeki tek çağrışım “şehit kanı” olur.

Yetenekli ve büyük şairler boyun serviye, kaşın hilale, dişin inciye benzetilmesi gibi basmakalıp ve demode benzetmelerden kaçınırlar. Akif de herkesçe bilinen ve sıkça kullanılan “bayrak-kan” çağrışımını kullanmıyor, aksine çok farklı ve özgün bir benzetmeden yararlanıyor. Diyeceksiniz ki nedir bu benzetme? Elbette ki bayrağın aleve benzetilmesi… Burada şöyle bir soru akla gelebilir: “İlk dörtlükte “alev” sözcüğü geçmiyor; bunu da nereden çıkardın?”

Tabii ki “sönmek ve ocak sözcüklerinden…

Biz bu konulardaki duygu ve düşüncelerimizi genellikle “Şanlı bayrağımız daima göklerde dalgalanacak”,  “Ay-yıldızlı bayrağımız asla gönderden indirilemezgibi şiirsellikten uzak ve imge yoksunu cümlelerle ifade ederiz. Akif ise şafak sökerken gönderde dalgalanan bayrağı dalga dalga yüzen aleve benzetmiş ve bu alevin asla sönmeyeceğini vurgulamıştır. Peki bu alev niçin sönmez? Sönmez çünkü alevin kaynağı Türk ailesinin ocağıdır. Bu benzetme ve mantıktan hareketle şair “Yurdumun üstünde tüten en son ocak sönmeden bu şafaklarda yüzen al sancak sönmez,”, başka bir deyişle “Yurdumda tek bir Türk ailesi kalsa bile bayrağımız gönderde dalgalanacak,” diyor.

İlk dörtlüğün üçüncü dizesini anlamak için Doğu mitolojisindeki yıldız” inancından söz etmemiz gerekir. Rivayetlere göre,  bir yerde bir insan doğduğunda gökte de bir yıldız doğarmış; gökteki yıldızla yerdeki insanın talihi ve kaderi aynı olurmuş. Yerdeki insan öldüğü an gökteki yıldız da yok olurmuş. Bu inancı yansıtan “Bir yıldız daha kaydı,”  gibi sözleri işitmişsinizdir. Bir de Yunustan örnek vereyim:

 

Söyler dilim ağlar gözüm

Gariplere göynür özüm

Meğerki gökte yıldızım

Şöyle garip bencileyin”

 

Son iki dizede ne diyor şair? “Meğerki gökteki yıldızım da benim gibi kimsesiz bir garipmiş,” diyor. Kısaca şair gökte kendisine ait bir yıldız olduğunu ve bu yıldızla kendi kaderinin benzeştiğini ifade ediyor.

Şair, İstiklal Marşı’nın 3. dizesinde bayrağımızdaki yıldızı işaret edip bayrağın tamamını kastederek “O yıldız,  Türk milletine aittir, Türk milletinin talihini ve kaderini temsil eder, o yıldız asla yok olmayacak, daima göklerde parlayacaktır,” diyor.

Burada şöyle bir tasavvur da düşünülebilir. Diyelim gökte Türk milletine ait bir yıldız var. Hangi el uzanıp da o yıldızı tutabilir? Hiçbir el… Hangi silahlı güç veya hangi silah o yıldıza zarar verebilir? Hiçbiri zarar veremez… Bu imgeden hareketle ne diyor şair? “Bayrağa uzanan kötü niyetli el kesilir,” diyor. Hatırlarsınız; fi tarihinde Kıbrıs’ta sarhoş bir Rum, bayrağımızı gönderden indirmek için bayrak direğine tırmanmaya kalkmıştı da alnına kurşunu yemişti.

3 ve 4. dizelerdeki tekrir sanatından da söz etmeliyim. Akif bayrak sevgisini ve bayrağımızın sadece bize ait olduğunu, sadece bizi temsil ettiğini vurgulamak için tekrir (yineleme) sanatından yararlanarak “O benim milletimin yıldızıdır, o benimdir, o benim milletimindir” diyor.

Şimdi ikinci kıtaya geçebiliriz.

 

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül; ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.

 

Bu kıtayı tahlil ederken “hilal ve hak” kelimelerinden söz etmemiz gerekir. Eski edebiyatımızda hilal ile kastedilen sevgilidir. Hem Halk hem de Divan edebiyatında sevgilinin kaşı hilale benzetilmiştir. Bu tespitlerden hareketle şunları söyleyebiliriz. Şair kişileştirme sanatı yaparak bayrağa hitap ediyor: “Ey nazlı sevgili, sana kurban olayım çehreni çatma; kahraman ırkıma bir kez olsun gül; bu şiddet ve öfke niçin?” diyor. Anlaşılıyor ki şair bayrağımızı kaşları çatık öfkeli bir sevgili olarak tasavvur etmiştir. Evet, sevgili öfkelidir çünkü uğruna binlerce şehit verilen topraklarımız düşman çizmeleriyle kirletilmiş, bazı yerlerde bayrak gönderden indirilmiş ve yerine İngiliz, Yunan, Fransız bayrakları çekilmiştir. Kısaca bağımsızlığımız tehlikeye düşmüştür. Fakat şair inançlıdır, istilacı güçlerin bir gün mutlaka defedileceğine inanmaktadır; bu sebeple sevgiliye “Tarih boyunca senin uğrunda binlerce şehit verdik, yine vereceğiz; öfkeli ve çatık kaşlı hâlin devam ederse senin uğruna döktüğümüz kanlar helal olmaz,” diyor.

Burada son kıtanın ilk iki dizesinden de söz etmek gerekir:

“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal”

Bu dizeler coşkun ve mutlu bir ruh hâliyle yazılmıştır. 30 Ağustos Büyük Taarruz zaferi ve Yunan’ın denize dökülmesi sanki içine doğmuştur Akif’in. Şair coşkun bir sevinçle bayrağın şafaklar gibi dalgalandığını, onun uğrunda dökülen kanların helal olduğunu vurguluyor.

Şiirin tamamını okuduğumuzda görüyoruz ki Akif, İstiklal Savaşı’nın kazanılacağına, yurdumuza musallat olan tek dişli canavarın yok edileceğine canıgönülden inanmaktadır; inancının gerekçesini hem bu dörtlüğün son dizesinde, hem de onuncu kıtanın sonunda “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal.” diyerek belirtiyor.

Peki nedir bu gerekçe? Hak kelimesinin bu dizedeki anlamlarını belirterek cevap verelim. Hak, iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi Allah, ikincisi ise “insan hakları, ana hakkı” tamlamalarındaki anlamı. Bu durumda şair tevriye sanatı yaparak iki gerekçe öne sürüyor: “Bağımsızlık, Allah’a ibadet eden milletimin hakkıdır.” , “Bağımsızlık,  tapar derecesinde insanların hak ve hukukuna riayet eden milletimin hakkıdır.”

 

 

SİZDEN GELENLER

Yenigün gazetesinin değerli okuyucuları,

Önceki haftalarda belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını Sizden Gelenler başlığı altında okuyucu yazılarına ayırmayı planladım. “Yazdım, yazıyorum, yazacağım” diyen okuyucularımızın eserlerini bu sayfada yayımlamak amacıyla erturanelmas@gmail.com adresime beklerim.

Sağlıcakla kalınız.

 

 

 

 

 

 

 

  

 



İSTİKLAL MARŞI (1) (19.10.2020)

 

19. asrın ikinci yarısında Avrupa’daki birçok ülkenin bayrak törenlerinde, bando eşliğinde millî marş okunuyordu. Oysa Osmanlılarda böyle bir gelenek yoktu. Yönetim sistemini, devlet kurumlarını, insan hak ve hürriyetlerini 20. asır Avrupa devletleri gibi oluşturmaya çalışan TBMM bu eksiği kapamak amacıyla millî marş yarışması düzenledi ve Mehmet Akif’in İstiklâl Marşı şiirini 12 Mart 1921’de birinci seçerek bestelenmesini ve ilk iki kıtasının bayrak törenlerinde okunması sağladı.

Şüphesiz ki bu şiir, sanat değeri yüksek bir edebî eserdir, ayrıca yedi yüz yıldır üç kıtada hüküm süren devletinin çöküşüne tanıklık eden o devir insanımızın çektiği ıstırapları yansıtır. Aynı zamanda bu şiirde o devirlerde yaşayan Türk milletinin ruhu; vatan, millet, bayrak ve hürriyet sevgisi lirik ve epik bir üslupla ifade edilir.

Kurtuluş Savaşı yıllarındaki memleketimizin durumunu, yıllardır süregelen savaşlar nedeniyle ümitsiz ve hayalsiz kalmış milletimizin yılgın ve bıkkın ruh hâlini ve ayrıca Akif’in bu şiiriyle ne yapmak istediğini layıkıyla anlayamayanlar, bir sanat abidesi kabul ettiğim İstiklâl Marşı’nı “Millî marş ‘korkma’ gibi bir kelimeyle başlamaz.” diyerek eleştirme cüretini göstermişlerdir.

Şunu unutmamalıyız ki bu şiirin yazıldığı günlerde memleketimiz İngilizler, Yunanlılar, Fransızlar ve İtalyanlar tarafından işgal edilmişti. Halkımız İstanbul ve Ankara hükümetleri arasında tercih yapma ikilemi nedeniyle kararsız ve moralsizdi. Ordumuz ise istilâcı güçlere karşı henüz büyük ve önemli bir zafer kazanmamıştı. 26 Ağustos 1922 Büyük Taarruz’un milletimize kazandırdığı o muhteşem moral ve heyecana bir yıldan fazla zaman vardı.

İşte bu kargaşa ve belirsizlik ortamında Akif, İstiklâl Marşı’yla millî duyguları pekiştirmeyi, halkımızın milliyetçilik duygularını uyandırmayı ve en önemlisi de Türk insanına özgüven kazandırarak onların moralini yüksek tutmayı amaçlamıştır. Akif’in, şiire ‘korkma’ ünlemesiyle başlamasının sebebi budur.

Cumhuriyet dönemine damgasını vuran ve halkımız tarafından çok sevilen bu şiirin edebî başarısı hiç şüphesiz ki Akif’in sanat dehasından ve o felaket günlerini bilfiil yaşamasından kaynaklanmaktadır. 1873’te doğan Akif, Balkan Harbi faciasına, Çanakkale’de yüz binlerce gencimiz şehadetine, başta İstanbul olmak üzere birçok şehrimizin işgal edilmesine tanık olmuştur. Gafilleri ve hainleri tanımış,  katliamı, zulmü ve vahşeti görmüş, Türk milletiyle birlikte fakirliği ve sefaleti yaşamıştır. Felaketlerin mazlum bedenlere açtığı onulmaz yaraların acısını ve asil ruhlardaki derin tahribatın ıstırabını halkıyla birlikte hissetmiştir.

Bu durumda biçim yönünden kusursuz ve içerik yönünden dopdolu böylesine mükemmel bir şiiri Akif’ten başka kim yazabilirdi?

Bu girişten sonra âdet olduğu üzere İstiklâl Marşı’nın ilk kıtasını yazalım ve şiir hakkındaki görüşlerimizi, tespitlerimizi ve yorumlarımızı ifade edelim.

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak.
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

 

Bir şiir tahlil edilirken dıştan içe gidilmelidir. Yani önce o şiirin biçim özellikleri üzerinde durulmalı, daha sonra içeriğe geçilmelidir. Biz de bu ilkeye uyarak şiirin şekil özellikleri hakkındaki tespitlerimizi kısa iki paragrafla vurguluyoruz.

İstiklâl Marşı, Divan şiirindeki “murabba” nazım şeklinden esinlenerek oluşturulan 10 kıtalık bir şiirdir. Dokuz kıtası, yukarıya aldığımız ilk kıta gibi dörtlükler hâlindedir ve dizeler “a,a,a,a” şeklindeki düz diziliş dediğimiz tarzda kafiyelenmiştir. Son kıta “a,a,a,b,a” kafiye dizilişiyle yazılan beşliktir. Son kıtanın beş dizelik oluşu elbette ki tesadüf değildir. Akif bu seçimi 41 dizeye ulaşmak, dolayısıyla ‘kırk bir kere maşallah’ deyişini anımsatmak amacıyla yapmıştır.

Akif şekil yönünden Divan şiiri geleneklerine bağlıdır. Şiirin tamamında yarım kafiye hiç kullanılmamış, ağırlıklı olarak tam, bazen de zengin kafiye kullanmıştır. Yine Divan edebiyatında kullanılan aruz ölçüsünü tercih etmiş ve şiiri aruzun “fâilâtün (feilâtün) feilâtün, feilâtün, fa’lün (feilün)” kalıbıyla kaleme almıştır.

Şimdi şiirin içerik özelliklerine geçelim.

Bana göre ilk dörtlükte, üzerinde durulup yorumlanması gereken beş sözcük vardır: “Korkmak, şafak, sönmek, sancak ve yıldız”

Önceden belirttiğimiz gibi şair, eserine milletinin endişe etmemesi gerektiğini vurgulayan “korkma” sözüyle başlıyor. Böylece Akif milletine ümit, özgüven, inanç telkin ediyor.

Önce şunu belirtelim: Bayrak, milletin simgesidir; sancak ise genellikle askerî birliklere verilerek o birliğin simgesi olan bayraktır. Akif ilk dizede “bayrak” kelimesini kullansaydı kafiyeleniş ve ölçü bozulmazdı, fakat  sancak” kelimesini kullanıyor. Sebebi ise ordu-millet olarak nitelenen Türk milletinin İstiklal Savaşı’nda yediden yetmişe asker ruhuyla hareket ettiğini, ay-yıldızlı bayrağımızın bu asker milletin sancağı hâline dönüştüğünü vurgulamaktır.  

Şiirin temel malzemesi kelimeler olduğu için şiir anlam ve ses sanatıdır. Anlam sanatıdır çünkü kelimeler somut veya soyut varlıkların dildeki karşılıklarıdır. Şair duygu ve düşüncelerini ifade ederken öyle kelimeler seçmeli ve onları öylesine yerli yerinde kullanmalıdır ki okuyucunun zihninde birden fazla çağrışım, hayal, telkin ve ima yaratabilmeli, ayrıca gözler önüne değişik ve özgün tablolar serebilmelidir. Bu fikrimizin doğruluğunu İstiklâl Marşı’nda iki defa kullanılan bir kelimeyle kanıtlamaya çalışalım.

 “Şafak” kelimesi Arapça asıllıdır; Arapçadaki temel anlamı “güneş kavuştuktan sonra batı ufkunda oluşan kızıllıktır.” Oysa biz bu kelimeyi tam karşıt anlamda “güneş doğmadan önce doğu ufkunda beliren aydınlık”  anlamında kullanıyoruz. Akif bu sözcüğü ilk dörtlükte Arapçadaki, son dörtlükte ise Türkçedeki anlamıyla kullanarak iki farklı manzara çiziyor.

İlk dörtlükte “şafaklarda yüzen sancak” sözleriyle resmedilen tablo şudur: Güneş yeni kavuşmuştur, batı ufkunda oluşan kızıllık içinde dalgalanan ay-yıldızlı bayrağımız rengi ve biçimiyle tam olarak seçilmektedir. Fakat herkesçe malumdur ki zaman geçtikçe şafak kızıllığı kaybolup yerini gecenin koyu siyahı alacak ve bayrağımız görünmez olacaktır. Akif bu doğal tabiat olayı ile o devirde yaşayan insanımızın istikballe ilgili endişeleri arasında paralellik kurmaktadır. Öyle ya, Osmanlının üç kıtaya hükmettiği o şaşalı günler geride kalmış, koca imparatorluk çökmüş, payitaht işgal edilmiştir. Böyle bir ortamda devletin yok oluşu kaçınılmaz bir sondur. Zaman geçtikçe şafakta görüntüsü kaybolan bayrak gibi devletimiz de bağımsızlığını kaybedecektir. (Devamı var)

 

 

SİZDEN GELENLER

 

ÇOCUK ve SAVAŞ

 


Biliyorum 
babaşehit,
Ağabeyim 
Allah huzurunda
Onlar dönecek bir gün biliyorum
Ya da biz gideceğiz yanlarına

Hiç bilemediğim niçin bombaladılar
Bez bebeğimi, oyuncak evimi

Bakın bebeğim elsiz ayaksız,
Altın saçları is karası
Elbisesi gaz kokusu
Evim ise paramparça

Bombacı amcalar bilmiyorlar mı
Oyuncakların 
şehit olamadığını?

 

Emrah Turan

 

 

VAKİT TACİRLERİ

Ruhları çeliğe
Çelik çiviyle çakarak
Bedenleri ceket gibi
Tik-taklara takarak
Çıktı geldi 
vakit tacirleri

Ellerinde parlak çelik liralar
Düşlerinde kirli kâğıt paralar
İhtirasların kirleri…

Al dediler buncağızı senin
Geçim meselesi
Şuncağızı sigortanın
İstikbal endişesi
Ve hepsi de
Emekçinin zincirleri.

Fakat sakın korkma
Kırılırsa kolun
Veya koparsa ayağın
Aç kalmayacaksın


Diye avutur birileri

 

Emrah Turan

SİZDEN GELENLER

Yenigün gazetesinin değerli okuyucuları,

Önceki haftalarda belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını Sizden Gelenler başlığı altında okuyucu yazılarına ayırmayı planladım. “Yazdım, yazıyorum, yazacağım” diyen okuyucularımızın eserlerini bu sayfada yayımlamak amacıyla erturanelmas@gmail.com adresime beklerim.

Sağlıcakla kalınız.

 

 

         YUNUS ve BİG BANG TEORİSİ (12.10.2020)

 

Bu başlığı okuyanlar eminim ki şaşıracaklar ve 21. yüzyılın modern fiziğinin bulgularıyla 13. yüzyıl mutasavvıf şairi Yunus Emre arasında nasıl bir ilişki kurabildiğimi merak edeceklerdir.

Günümüzün astro-fizikçilerinin kâinatın yaratılışı hakkında ileri sürdükleri ve ekserisinin kabul ettikleri “Big Bang (büyük patlama) Teorisi” ne artık ben de inanıyorum. Sebebi ise Yunus Emre’den aldığım aşağıdaki şiirdir:

 

Yer gök yaratılmadan

Hak bir gevher eyledi

Nazar kıldı gevhere

Sığmadı devreyledi

 

Gevherden buğ çıkardı

Ol buğdan gök yarattı

Gökyüzünün bezeğin

Çok ilduzlar eyledi

 

Göğe eyitti, dön dedi

Ay ü gün yürsün, dedi

Suyu muallâk dutup

Üstünü yer eyledi

 

Yer çalkalandı, durmadı

Bir dem karar kılmadı

Yüce yüce dağları

Hak çöksiler eyledi

 

Bu söz Yunus’a kandan

Haber veresi candan

Lûtf ıssı kereminden

Ana nazar eyledi

 

 

Öğretmenliğe başladığım yıllarda liselerde genellikle Özdemir Sarıca, Mahir Ünlü ve Ömer Özcan’ın birlikte yazdıkları edebiyat kitapları okutulurdu. Bu yazarlarımızın lise ikinci sınıf kitabında “Yunus Emre’den Seçmeler” başlığı altında Yunus’tan üç “İlâhî” vardı. Derslerimde bu üç şiirden birini (yukarıya aldığım metni) okutur geçerdim. O şiirin içeriğine hiç girmez; anlam yönünden yorumlamaz ve yorumlatmazdım. Çünkü bu şiiri tam manasıyla anlayamamıştım.

Ortaokul ve lisede okuyan oğullarıma faydası olur diye “Tübitak”ın yayımladığı “Bilim ve Teknik” dergisine abone olup da Big Bang Teorisi’ni öğreninceye kadar bu şiir bana pek bir anlam ifade etmiyordu. Fakat şu anda şöyle düşünüyorum:

“Ey 21. yüzyıl fizikçileri, asto-fizikçileri, astronomları! Sizin kitaplar dolusu makalelerle izah ettiğiniz teoriyi Yunus Emre 700 yıl önce yirmi kısa dizeyle anlatmış bile... Siz çok geç kaldınız. Kâinatın yaratılışının sırrı asırlar öncesinde çözülmüş de haberimiz yokmuş.”

Ben edebiyat öğretmeniyim, bir fizik profesörünün diliyle ve kullandığı terimlerle bu teoriyi izah edemem ama bilim dergilerinden anladığım kadarıyla Big Bang Teorisi’nin özü şudur: Kâinatın yaratılması için başlangıçta çok büyük bir atom çekirdeğinin mevcut olması ve bu çekirdeğin patlaması gerekir. İddia sahipleri “Patlamadan sonraki her an’ı, saliseler içinde gerçekleşen her yeni oluşumu biliyoruz ve bunları kanıtladık.” diyorlar.

Yunus da böyle diyor ilk dörtlükte. Yer gök yaratılmadan önce Allah’ın bir cevher (öz) yarattığını ve o cevhere nazar kıldığını anlatıyor. Birinci dörtlüğün son dizesi Ö. Sarıca, M. Ünlü ve Ö. Özcan’ın ders kitabında “Sızdırdı dür eyledi” şeklindedir. Fakat bu dizenin başka kaynaklarda “Sığmadı devr eyledi” şeklinde olduğunu gördüm. Osmanlı alfabesinde üstün, esre, ötüre gibi işaretler olmadığı için bazı kelimelerin yazılışı aynıdır. Meselâ “dal, vav, re” harflerinden ibaret bu kelime “dür – inci” şeklinde de okunabilir, “devr” şeklinde de… Eğer doğrusu “devr” ise –ki büyük ihtimalle böyle- Yunus, cevherin Allah’ın bakışını hazmedemediğini ve dönmeye başladığını ifade ediyor. “Atom çekirdeğinin nasıl patladığını asla öğrenemeyeceğiz.” diyen astro-fizikçilere bir cevaptır bu. Yunus’a göre kendi ekseninde dönen cevher bir müddet sonra patlamıştır.

Yunus ikinci dörtlüğün ilk iki dizesinde Allah’ın cevherden buğ (duman) çıkardığını ve kâinatı o dumandan yarattığını söylüyor. Big Bang’çılar da aynı şeyi söylemiyorlar mı? Atom çekirdeğinin patladığını, uzayın boşluğuna yayılan atom partiküllerinin birleşerek nebülözleri oluşturduğunu, kendi çevresinde dönerek uzayda yol alan nebülözlerin zamanla merkezde yoğunlaşarak yıldız hâline dönüştüklerini iddia ediyorlar. Yunus Emre de patlama sonucu çıkan dumandan birçok yıldız meydana geldiğini ve göğün bunlarla süslendiğini anlatıyor.

Big Bang’çılara göre patlama devam etmektedir. Milyarlarca ışık yılı uzaklıklarda yeni yıldızlar, yeni galaksiler oluşmakta; milyarlarca ışık yılı gerilerde ise yıldızlar bir bir sönmekte ve karadelik hâline gelmektedir. Milyarlarca yıl önce sönen fakat hâlâ ışığını görebildiğimiz yıldızların olduğu iddia edilmektedir.

Yunus’un şiirinin üçüncü dörtlüğü de hayli ilginç. Allah’ın göğe, Güneş’e, Ay’a “Dön” dediğini “Ay ve Güneş yürüsün” şeklinde emir verdiğini anlatıyor. Günümüz astronomisi açısından ne kadar doğru tespitler değil mi? Ay, Dünya, Güneş, diğer yıldızlar, Samanyolu ve diğer galaksiler... Hatta atom çekirdeğinin içindeki nötronlar, elektronlar... Her şey, her şey hareket hâlinde ve her şey dönüyor... Atomun içindeki çekirdeklerden galaksilere kadar her varlıkta sürekli olarak dönme hareketi gerçekleşiyor. Bir an dönmenin sona erdiğini düşünelim, o zaman kâinatta hiçbir şey kalmaz herhâlde. Bunları düşündükçe aklım Mevlâna hazretlerine gidiyor. Acaba onun ayinlerde dönmesinin, semazenlerin sürekli olarak dönerek törenler gerçekleştirmesinin bir sebebi de bu muydu?

Coğrafyacılar: “Dünya bir elma gibidir.” der. Yeryüzünü elmanın kabuğuna, magma tabakasını da elmanın içine benzetirler. Çok sıcak sıvı olan magma tabası günümüzde bile yanardağlardan fışkırmakta, yer kabuğunu çatlatıp lâvlar halinde yeryüzüne çıkmaktadır ve dünyanın milyarlarca yıl önceki durumu hakkında fikir vermektedir. Yunus Emre 3. dörtlükte buna da temas etmiş. Allah’ın suyu muallâkta (boşlukta) tuttuğunu ve suyun üzerini yer hâline getirdiğini ifade ediyor. Uzayın boşluğunu düşünün. Bu boşlukta sıcak, yakıcı bir sıvı (magma) var ve milyarlarca yıl devam eden bir süreçte üzerinde kayalar, taşlar, toprak oluşuyor.

Avrupa’da “Dünya yuvarlaktır”  diyenleri iki asır öncesine kadar büyücülükle suçlayıp idam ediyorlardı. Bir de Yunus’un sözlerine bakın! Şaşırmamak ve hayranlık duymamak elde değil. Yine coğrafyacılar yer kabuğundaki dağları magma tabakasına çakılan çivilere benzetirler. Dünyadaki tepelerin, sıradağların dünyayı yaşanabilir kıldığını, dağların olmaması hâlinde magma tabasının rahatlıkla yeryüzüne çıkacağını ifade ederler. Yunus Emre dördüncü kıtada buna temas ediyor. Yer kabuğunun altındaki sıvı tabakanın sürekli çalkalandığını, Allah’ın yüce yüce dağları yaratarak magma tabakasına çöksü (baskı) vurduğunu anlatıyor.

Son dörtlükte ise bu sözlerin kendisine Allah tarafından ilham edildiğini ifade ediyor. Ben bir edebiyat öğretmeni olarak bu şiiri böyle yorumluyorum ve Big Bang teorisinin yedi yüzyıl öncesinde Yunus tarafından özlü bir şekilde ifade edildiğini iddia ediyorum. Big Bang teorisyenlerine ise Yunus Emre’yi teyit ettikleri için teşekkür ediyorum.

Sağlıcakla kalınız.

 

SİZDEN GELENLER

MİSAFİR

Düğündür, bayramdır, şölendir

Açıktır kapımız her daim.

 

Eşiğimizde terlik pabuç cümbüşü

Kahkahalar yükselsin sofamızdan

Eksilmesin evimizden çocuk çığlıkları

Ve yağmur bereketi soframızdan

 

Ne kadar dar olsa da evimiz

Ve nice çok olsa da misafir

Gönlümüze sığmışsa eğer

Evimize de sığabilir.

Emrah Turan

 

PİŞMANLIK

 

Ulu şehir, yüce kent” diyordun ya,

Geldin işte!..

Hiç susmayan yollara

Küstü mü bahar soluyan pencerelerin?

 

Can gözüne mil çekti biliyorum,

Sarım sarım çelik ve katbekat beton,

Ve küskün ziftî duvarlar…

Sustu mu şakıyan dillerin?

 

Biliyorum, diyorsun ki içinden:

Nerde o yeşil ve sakin beldenin

Küçüklüğüne inat büyük insanları?”

Emrah Turan

 

SİZDEN GELENLER

Yenigün gazetesinin değerli okuyucuları,

Önceki haftalarda belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını Sizden Gelenler başlığı altında okuyucu yazılarına ayırmayı planladım. “Yazdım, yazıyorum, yazacağım” diyen okuyucularımızın eserlerini bu sayfada yayımlamak amacıyla erturanelmas@gmail.com adresime beklerim.

Sağlıcakla kalınız.

 

 

 

 

 

 

OKULLAR AÇILIRKEN (Açılmazken) (5.10.2020)

 

1983 sonbaharıydı ve ben Isparta 40. Piyade Alayı’nda iki aylık askerdim. Günlerden pazardı; Alay içindeki çamlıkta bir ağacın gövdesine sırtımı dayamış hâlde oturuyor, askere gelmeden önce eşim ve on sekiz aylık oğlumla çektirdiğim siyah – beyaz fotoğrafa bakıyordum. Ailemi, özellikle minik yavrumu öyle çok özlemiştim ki, iki ay sonra tezkere alacağımı bile bile: “Bitmez bu askerlik!” diye içimden geçiriyordum.

O sırada hoparlörden müzik yayını başladı; Esmaray söylüyordu: “Gel tezkere gel, bitsin bu gurbet!..” Önceleri “Güzel bir ses, hoş bir melodi” diyerek öylesine dinlediğim bu şarkı hem ezgisi hem de güftesiyle aniden tüm benliğimi sardı. O andan itibaren mekândan ve zamandan sıyrılmış hâlde, çekirdek ailemin fotoğrafına bakıp gözyaşı dökerken “Allah’ım, bitmesin bu şarkı!” diye düşünerek hasret ve mutluluk girdabında yüzmeye başladım.

Hâliyle üç dört dakika sonra şarkı bitmiş ve ömrüm boyunca unutamayacağım o uhrevi anlar sona ermişti. Yavaş yavaş kendime gelip de gözyaşlarım tükenince “Bir sanat eseri, aynı kişide farklı zamanlarda farklı etkiler bırakıyormuş,” dedim içimden.

Öyle ya, “Hastane önünde incir ağacı

Doktor bulamadı bana ilacı

Baştabip geliyor yaramdan acı

Hasta düştüm yüreğime dert doldu

Ellerin vatanı bana yurt oldu”  türküsünü genç ve sağlıklı birinin dinlediğini düşünelim; ne söyler bu türkü için: “Yanık bir ses, hüzünlü bir ezgi” der; öyle değil mi? Peki aynı kişi amansız bir hastalığa yakalanıp da hastane odasında yatarken bu türküyü dinlese ne tepki verir? Kahrolup yanar, yanıp yanıp kavrulur ve “Bu türkü benim için bestelenmiş,” diye geçirir içinden.

Bir başka sanat eseri, bir şiir; 1983’te asker ocağındayken yaşadığım bu duyguların benzerini 2010’da ve birkaç gün önce olmak üzere iki defa yaşattı bana.

Yine sonbaharda, ekimin başındayız. Eylül ayı pek hüzünlü geçti benim için. Oysa eylül ömrümün kırk altı yılına “Yeni bir başlangıç heyecanıyla damgasını vurmuştu. On altı yıl süren öğrencilik hayatım boyunca eylül ortalarını, daha açık ifadeyle okulların açılacağı günü heyecanla beklemiştim. Otuz yıl süren öğretmenlik hayatımda da bu heyecanım artarak devam etti. Eylül demek, okulların açılması demekti, eylül demek yeni bir başlangıç, yeni öğrencilerle tanışma, eski öğrencilerimle buluşma demekti. Temizlenip ütülenmiş giysilerim, ders araç ve gereçleriyle dolu James Bond çantam günlerce öncesinden hazır olurdu. O kadar sevinir, mutlu olur ve heyecanlanırdım ki son gece gözüme uyku girmezdi.

Her şeyin bir sonu vardır; 2009 – 2010 öğretim yılının sonunda emekli oldum. Yine eylül ortalarında, yeni öğretim yılının başladığı ilk günün sabahında Bursa’daki evimin balkonunda oturuyor, karışık duygular hissederek yoldan geçen öğrencilere bakıyordum. Evim İbn-i Sina İlköğretim Okulu’yla Cem Sultan Lisesi’nin tam ortasındaydı ve balkondan iki okulu da görebiliyordum. Derken yolda koşuşturan öğrenciler azaldı, İlköğretim Okulu hoparlöründen “Rahat, hazır ol!” komutu geldi ve öğrenciler İstiklal Marşı’nı okumaya başladı. O anda içim cız ederek ayağa kalktım ve okul bahçesinde, öğrencilerimin başındaymış gibi millî marşımızı mırıldanarak bayrak törenine iştirak ettim.

Nasıl ki şafak vaktinden akşama ezanına kadar oruç tutan bir insan bir bardak su ve bir kâse çorba arzularsa Zeki Ömer Defne’nin “Zil Çalacak” şiirini okumayı arzu ettim o anda. İstiklal Marşı bitip de sesler kesilince şiir defterimi açıp bu muhteşem şiiri bir şarkı söyler gibi defalarca ve yine gözyaşı dökerek okudum. Öğretmenlik hayatım boyunca “Güzel şiir diyerek öğrencilerime defalarca okuduğum bu sanat eseri o anda bambaşka anlamlar ifade ediyordu benim için; çünkü bu şiir emekli bir öğretmenin şiiriydi; duygularımın en kısa, en yoğun ve sanatsal ifadesiydi.

ZİL ÇALACAK

Zil çalacak... Sizler derslere gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,
Duyacağım, evlerden, kırlardan, denizlerden;
Tâ içimden birisi gidecek ardınızdan uça ese...
Ama ben, ben artık gidemeyeceğim.

Zil çalacak... Siz geminize, treninize gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,
Duyacağım, iskelelerden, istasyonlardan bütün;
Tâ içimden birisi koşacak ardınızdan...
Ama ben, ben artık gelemeyeceğim.

Sonra bir gün zil çalacak yine,
Hiç kimseler, kimsecikler duymayacak...
Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz...
Tâ içimden birisi kalacak oralarda...
Ben gideceğim.

Zeki Ömer Defne

 

Z. Ömer Defne de benim gibi öğretmen okulunda ve sonra Edebiyat Fakültesinde okuyup yıllarca liselerde Edebiyat öğretmenliği yapmış. Gayet açık ki bu şiiri emekli olunca yazmış.

Şair emekli olmuştur fakat eğitim – öğretim devam etmektedir; ülkemizin her yerinde ziller çalmakta, öğrenciler ve öğretmenler okullarına, sınıflarına girmektedir. Şair manen öğrencilerin peşinden koşarak okula gitmektedir fakat madden tıpkı benim gibi okuldan uzaktaki bir mekânda öğrencilerini düşünmektedir. Şiirin tamamında okuldan uzak kalan bir beden ile, öğrencilere hasret bir ruhun tezatlı hâli tasvir ve tahlil edilmiştir.

Son iki dizede “Ta içimden birisi kalacak oralarda / Ben gideceğim” derken iki şey vurguluyor şair: Ruhunun ebediyen öğrencilerinin yanında kalacağını ve maddi bedeninin bir gün toprak olacağını… Şairin son iki dizede söyledikleri gerçekleşti diyebilirim. Evet, Aralık 1992’de bu dünyadan gitmiştir şairimiz. Fakat gördüğünüz gibi ruhu hâlâ eğitim – öğretim camiasıyla birliktedir. Çünkü ben nasıl ki onu rahmetle anıp şiirini defalarca okuduysam, yurdumun on binlerce okulunda da okundu ve okunacak; şairimiz saygı, sevgi ve hürmetle anıldı ve anılacak.

Yedi yıldır Orhangazi’deyim. Evim Orhanbey İlköğretim Okulu yolu kıyısında. Her sene eylül ortalarında evimin balkonunda otururken okula giden öğrenciler görür, “Zil Çalacak” şiirini anar ve bir dua gibi zaman zaman okurdum.

Ve maalesef ki eylül bitip ekim geldiği hâlde bu sene yoldan geçen tek öğrenci görmedim. Biri İzmit’te, diğeri İstanbul’da yaşayan iki torunum ilkokula başlayacaktı bu yıl. “Çocuklar ne âlemde, okula başladılar mı?” diye sordum oğullarıma. Birer fotoğraf göndermişler, ufacık torunlarım okul bahçesinde, ama suratlarında korona maskesi. Haftada bir gün gideceklermiş okula.

İçim kan ağlıyor kardeşim, içim kan ağlıyor. Her yıl bu aylarda cıvıl cıvıl olan okul yolları, okul bahçeleri ve sınıflar bomboş.

Neden? Hepinizce malumdur ki bir virüs sarmış tüm dünyayı; insanlar sokağa çıkmaktan, birbiriyle görüşmekten korkuyor.

Bazı bilim adamları “Mümkün olsa da dünyayı işgal eden bu virüsün tamamını toplayabilsek bir kibrit kutusuna sığar ve ağırlığı iki gramı geçmez,” diyor. İçine düştüğümüz bu trajik durum tüm insanlar için yüz karası bir akıbettir.

Anladığım kadarıyla ırmağa, denize çöp atan biri, otomobil kullanarak havayı zehirleyen bir şoför, zirai mücadele diyerek meyveyi, sebzeyi ve toprağı zehirleyen bir çiftçi, para hırsıyla ormanları yakıp yıkarak maden arayan bir müteşebbis, silah ve zehir üreten bir fabrikatör ve bilhassa devletleri yöneten politikacılar; hepsi, herkes suçlu. “Kutuplardaki buzlar eriyor, çok yakında denizlerde su seviyesi yükselecek, birçok kıyı şehri sular altında kalacak,” diye feryat figan eden bilim adamlarına hiçbir devlet adamı kulak vermiyor. Tüm dünyada küresel bir kuraklık yaşanıyor; anormal tabiat olaylarına tanık oluyoruz. Küçük göller kuruyor, İznik Gölü en az yüz metre çekilmiş. Ovalarımızda börtü böcek kalmadı, karıncalar yok oldu. Tabiattaki doğal besin zinciri kesintiye uğradı.

İnsanlık bu çılgınca gidişattan vazgeçmezse öyle bir gün gelir ki Covid 19 virüsü için “O da bir şey mi, Covid 25 virüsü havadan da bulaşıyor, kapısını penceresini açan hastalanıyor,” diyebiliriz. Böyle bir virüs insanlığın sonu demektir.

Tüm insanlık “Bize bu dünya atalarımızdan miras kalmadı, evlatlarımızdan ödünç aldık,” diyen Kızılderili atasözünü şiar edinmedikçe, doymak bilmez para ve mülk ihtiraslarına son vermedikçe Dünya’yı felaketlerden kurtaramayız.

Sağlıcakla kalınız.

 

SİZDEN GELENLER

Yenigün gazetesinin değerli okuyucuları,

Önceki haftalarda belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını Sizden Gelenler başlığı altında okuyucu yazılarına ayırmayı planladım. “Yazdım, yazıyorum, yazacağım” diyen okuyucularımızın eserlerini bu sayfada yayımlamak amacıyla erturanelmas@gmail.com adresime beklerim.

Sağlıcakla kalınız.