(AA) (31.0.2020)
BAŞLARKEN
BAŞLARKEN
Yenigün gazetesinin değerli okuyucuları,
Bugün 31 Ağustos 2020. Bu tarih bana özel hayatımla
ilgili iki şey düşündürdü. Birincisi şu: İşte huzurunuzdayım; yerel bir
gazetede ilk köşe yazımı yazıyorum. “Hayırlı olsun!” dediğinizi duyar gibi
olduğum için hepinize peşin peşin teşekkür ediyorum.
Bu yazıyı yazmadan önce Yenigün’ün eski
nüshalarından birini, daha doğrusu ikinci sayfanın alt kısmında yer alan
künyeyi inceledim ve çok şaşırdım. İnanılacak gibi değildi. Elimde tuttuğum altı
sayfalık gazetenin yaşı 34 idi ve ben 3826’ncı sayıyı inceliyordum. Yenigün’ü
kuranları ve yaşatanları takdir etmemek mümkün değil; bu uzun soluklu kültür hizmetine emeği geçen
herkesi tebrik ederim.
On yıldan beri devam eden yayınevi editörlüğümün ilk
altı yılı İstanbul – Kadıköy’de geçtiği için yayımcılığın ne çileli bir iş
olduğunu, ne büyük fedakârlıklar gerektirdiğini çok iyi biliyorum. Kaldı ki küçük
bir ilçede günlük gazete çıkarmak, her ay birkaç kitap yayımlamaktan çok daha
zor olsa gerek. Hafta sonudur, bayramdır, tatildir demeden haftanın beş günü
altı veya sekiz sayfalık bir yerel gazeteyi muhtelif haber ve yazılarla
donatmak, gazetenin masraflarını karşılamak her babayiğidin harcı değil.
Yenigün’ün künyesini incelerken bir ayrıntı daha
dikkatimi çekti: “İmtiyaz Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Emine Uçar” yazıyor
künyede. Bu ibareyi okuyunca kendi kendime “Ne tesadüf!” diye
mırıldandım. Sebebi şu: Otuz yıllık
öğretmenlik hayatım dört farklı şehrin on farklı lise ve dershanesinde geçti.
Çalıştığım eğitim kurumlarının hepsinde erkek müdürler görev yapıyordu; sadece
Çınar Lisesi’nde bayan bir müdür yardımcısı vardı. Emekli olduktan sonra
başladığım editörlük hayatımda ise çalıştığım iki yayınevinin de sahibi ve
müdürü bayandı. Bu vesileyle yayınevi kurup işleten Necla ve Sevinç Hanımların
adlarını anarak kulaklarını çınlatmış olayım. Şimdi de Emine Hanım… Türk
kadınlarının böylesine meşakkatli işlere girişmesi, çok değerli kültür müesseselerini
başarıyla sürdürmesi hem kendileri hem aileleri hem de Türk milleti için gurur
verecek olaylar. İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin çalışkan, üretken ve aydın
kadınları!..
Sevgili okuyucularım,
31 Ağustos’un özel hayatımdaki yeriyle ilgili diğer
ayrıntıyı şöyle özetleyeyim:
Tarih 30 Ağustos 1995, öğle vakti; eşimi Bursa’daki
Zübeyde Hanım Doğumevi’ne yatırdım. Dışarıda merak ve endişeyle beklerken Ayşe
halamı hatırlayarak “Doğum bugün gerçekleşirse oğlumun adını Zafer koyacağım,” diye
düşünüyordum. Şimdi içinizden “Ne alâka?” diyebilirsiniz.
Anlatayım: Efendim; dedem Hacı Nazif, ninem Zehra Hatun ve yedi sekiz yaşlarındaki
kızları Ayşe, 1924’te Selanik’ten mübadele muhaciri olarak Keramet köyüne
gelmişler. Ayşe kız yokluk kıtlık yıllarında büyüyüp ev bark kurmuş, birçok
çocuğu olmuş. Köydeki en iyi arkadaşım, yaşıtım, hala oğlu Zafer için birkaç
defa şöyle dediğini hatırlıyorum:
“Zafer,
30 Ağustos’ta doğdu, biz de adını Zafer koyduk.”
Nur içinde yatsın Ayşe halam; mektep medrese
görmemiş, gazete kitap okumamış ama 30 Ağustos’un anlamını ve önemini ruhuna
nakşetmiş. Nakşetmiş ki evladının adını “Zafer” koymuş. Halim Yağcıoğlu bir şiirinde “Fatihler,
Kanuniler ölmez / İnanın Mustafa Kemaller tükenmez” diyor. Ben de
diyorum ki: “Ayşe halalar ve Zaferler ebediyen bu topraklarda var olacaktır.”
Oğlum bir gün sonra, yani 31 Ağustos’ta doğdu. Bu
vesileyle onun da kulaklarını çınlatarak doğum gününü kutluyorum.
Sağlıcakla kalınız.
SİZDEN GELENLER
Sevgili
okuyucular,
İlçemizin Keramet
mahallesinde doğup büyüdüm. İlkokuldan sonra on bir yıl süren öğrencilik
hayatımın yedi yılı Arifiye İlköğretmen Okulunda, dört yılı ise İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencisi olarak
İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda geçti. Ocak 1979’da Afyon’da öğretmenliğe
başladım ve otuz yıl süren meslek hayatımı sırasıyla Orhangazi, Muş, Sakarya ve
Bursa’da sürdürdüm. Emekli olduğum 2010 yılından beri internet iletişimi
vasıtasıyla yayınevi editörlüğü yapmaktayım. Basılmış iki kitabım var: Şiir
incelemesi içerikli “Şiire Bakış Ötesi” ve muhtelif dergilerde yayımlanan
hikâyelerimi topladığım “Kayıp Balkon”… 2021 başında, yeni hikâyelerimden
oluşan “Çifte Çınarlar” başlıklı kitabım basılacak.
Sevgili
okuyucular,
Yenigün
gazetesinden köşe yazısı yazma teklifi gelince memnuniyetle kabul ettim ve bana
ayrılan sayfayı “Edebî Esintiler” , “Sizden Gelenler” olmak üzere iki
bölümde değerlendirmeyi planladım. “Sizden
Gelenler” sütunları tamamen siz okuyucularıma, daha doğrusu genç
şairlere ve yazarlara ait olacak. Amacım güzel ilçemizin genç yeteneklerini
bulmak, onları teşvik etmek ve yönlendirmektir.
Böyle bir
çalışmaya girmemin iki sebebi var: Birincisine hem öğretmenlikten hem de
editörlükten kaynaklanan meslek hastalığı diyebiliriz. “Neymiş o hastalık?” diye
sorduğunuzda şöyle cevaplayabilirim: “Bilgi ve tecrübeleri başkalarına aktarma
arzusu…”
“Sizden Gelenler” köşesi açma sebeplerimden biri de yazma yolundaki en eski
fakat asla unutamadığım bir hatıram. Yıl 1969, orta ikiden üçe geçtim; yaz
tatilindeyiz. Köyde Karabaş ismini verdiğimiz sevimli, iri yarı ve sadık bir
köpeğimiz vardı. Maalesef ki köy meydanında bir kamyon köpeğimizi ezdi.
Karabaş’ın kanlı fakat canlı hâlini gördüm, ıstırap dolu inlemelerini işittim ve
gözyaşı dökerek can verişini izledim.
Çok üzülmüştüm;
olay aklımdan çıkmıyor, kanlı manzara sürekli olarak gözlerimin önünde
canlanıyordu. Uyuyamadığım için yatakta
dönüp durduğum bir gece kalkıp “Karabaş’ın Ölümü” başlıklı bir
hikâye yazdım. Sabahleyin hikâyemi babama okudum. İlk okuyucum ilk eserimi çok
beğenmiş ve hikâyenin sonunu dinlerken gözyaşlarını tutamamıştı.
Birkaç gün sonra
babamın talimatıyla hikâyemi çizgisiz dosya kâğıdına temize geçtim ve panayır
sebebiyle İznik’e gittik. O yıllarda şimdi soyadını hatırlayamadığım Erdoğan
isminde bir yerel gazeteci İznik’te dört sayfadan ibaret haftalık bir gazete
çıkarıyordu. Babam, Erdoğan Bey’e hikâyemi vererek “Gazetenizde yayımlarsanız çok
memnun oluruz,” dedi. Öbür hafta çarşamba günü babam öteberi düzmek
için yine İznik’e gitti ve elinde beş altı yerel gazeteyle köye döndü.
İnanılacak gibi değildi, evet Erdoğan Bey hikâyemi beğenmiş ve gazetesinin
ikinci sayfasında yayımlamıştı.
Ne kadar
sevindiğimi ve gururlandığımı anlatamam. Kendimi dünyanın en meşhur yazarı gibi
hissediyordum. İşte yazma yolundaki ilk
başarım budur. İlk okuyucum, yani babam bu başarımı muhteşem bir hediyeyle
ödüllendirmişti. Almanya’da işçi olarak çalışan bir komşumuza mektup yazarak
daktilo siparişi vermiş. Birkaç ay sonra Erika marka, yepyeni ve harika bir
daktilom olmuştu.
O devirlerde baskı
ve yayın imkânları çok sınırlıydı. Günümüzde internette yüzlerce edebiyat
sitesi var. Genç yetenekler yazılarını bu sitelere asıp okuyuculara
ulaşabiliyor. Fakat yine de tecrübeli bir edebiyat öğretmeni, yazar ve editör
olarak genç yeteneklere kısıtlı imkânlarımız olsa da yardım etmek isterim.
Yenigün
gazetesinin değerli okuyucuları,
Önceki haftalarda
belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını Sizden Gelenler başlığı altında okuyucu
yazılarına ayırmayı planladım. “Yazdım, yazıyorum, yazacağım” diyen
okuyucularımızın eserlerini bu sayfada yayımlamak amacıyla erturanelmas@gmail.com adresime beklerim.
Sağlıcakla
kalınız.
.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder