10 Ocak 2021 Pazar

 (AA) (31.0.2020) 

BAŞLARKEN

         

 

                      BAŞLARKEN

Yenigün gazetesinin değerli okuyucuları,

Bugün 31 Ağustos 2020. Bu tarih bana özel hayatımla ilgili iki şey düşündürdü. Birincisi şu: İşte huzurunuzdayım; yerel bir gazetede ilk köşe yazımı yazıyorum.  “Hayırlı olsun!” dediğinizi duyar gibi olduğum için hepinize peşin peşin teşekkür ediyorum.

Bu yazıyı yazmadan önce Yenigün’ün eski nüshalarından birini, daha doğrusu ikinci sayfanın alt kısmında yer alan künyeyi inceledim ve çok şaşırdım.  İnanılacak gibi değildi. Elimde tuttuğum altı sayfalık gazetenin yaşı 34 idi ve ben 3826’ncı sayıyı inceliyordum. Yenigün’ü kuranları ve yaşatanları takdir etmemek mümkün değil;  bu uzun soluklu kültür hizmetine emeği geçen herkesi tebrik ederim.

On yıldan beri devam eden yayınevi editörlüğümün ilk altı yılı İstanbul – Kadıköy’de geçtiği için yayımcılığın ne çileli bir iş olduğunu, ne büyük fedakârlıklar gerektirdiğini çok iyi biliyorum. Kaldı ki küçük bir ilçede günlük gazete çıkarmak, her ay birkaç kitap yayımlamaktan çok daha zor olsa gerek. Hafta sonudur, bayramdır, tatildir demeden haftanın beş günü altı veya sekiz sayfalık bir yerel gazeteyi muhtelif haber ve yazılarla donatmak, gazetenin masraflarını karşılamak her babayiğidin harcı değil.

Yenigün’ün künyesini incelerken bir ayrıntı daha dikkatimi çekti: “İmtiyaz Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Emine Uçar” yazıyor künyede. Bu ibareyi okuyunca kendi kendime “Ne tesadüf!” diye mırıldandım.  Sebebi şu: Otuz yıllık öğretmenlik hayatım dört farklı şehrin on farklı lise ve dershanesinde geçti. Çalıştığım eğitim kurumlarının hepsinde erkek müdürler görev yapıyordu; sadece Çınar Lisesi’nde bayan bir müdür yardımcısı vardı. Emekli olduktan sonra başladığım editörlük hayatımda ise çalıştığım iki yayınevinin de sahibi ve müdürü bayandı. Bu vesileyle yayınevi kurup işleten Necla ve Sevinç Hanımların adlarını anarak kulaklarını çınlatmış olayım. Şimdi de Emine Hanım… Türk kadınlarının böylesine meşakkatli işlere girişmesi, çok değerli kültür müesseselerini başarıyla sürdürmesi hem kendileri hem aileleri hem de Türk milleti için gurur verecek olaylar. İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin çalışkan, üretken ve aydın kadınları!..

Sevgili okuyucularım,

31 Ağustos’un özel hayatımdaki yeriyle ilgili diğer ayrıntıyı şöyle özetleyeyim:

Tarih 30 Ağustos 1995, öğle vakti; eşimi Bursa’daki Zübeyde Hanım Doğumevi’ne yatırdım. Dışarıda merak ve endişeyle beklerken Ayşe halamı hatırlayarak “Doğum bugün gerçekleşirse oğlumun adını Zafer koyacağım,” diye düşünüyordum. Şimdi içinizden “Ne alâka?” diyebilirsiniz. Anlatayım: Efendim; dedem Hacı Nazif, ninem Zehra Hatun ve yedi sekiz yaşlarındaki kızları Ayşe, 1924’te Selanik’ten mübadele muhaciri olarak Keramet köyüne gelmişler. Ayşe kız yokluk kıtlık yıllarında büyüyüp ev bark kurmuş, birçok çocuğu olmuş. Köydeki en iyi arkadaşım, yaşıtım, hala oğlu Zafer için birkaç defa şöyle dediğini hatırlıyorum:

“Zafer, 30 Ağustos’ta doğdu, biz de adını Zafer koyduk.”

Nur içinde yatsın Ayşe halam; mektep medrese görmemiş, gazete kitap okumamış ama 30 Ağustos’un anlamını ve önemini ruhuna nakşetmiş. Nakşetmiş ki evladının adını “Zafer” koymuş.  Halim Yağcıoğlu bir şiirinde “Fatihler, Kanuniler ölmez / İnanın Mustafa Kemaller tükenmez” diyor. Ben de diyorum ki: “Ayşe halalar ve Zaferler ebediyen bu topraklarda var olacaktır.”

Oğlum bir gün sonra, yani 31 Ağustos’ta doğdu. Bu vesileyle onun da kulaklarını çınlatarak doğum gününü kutluyorum.

Sağlıcakla kalınız.

 

SİZDEN GELENLER

 

Sevgili okuyucular,

İlçemizin Keramet mahallesinde doğup büyüdüm. İlkokuldan sonra on bir yıl süren öğrencilik hayatımın yedi yılı Arifiye İlköğretmen Okulunda, dört yılı ise İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencisi olarak İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda geçti. Ocak 1979’da Afyon’da öğretmenliğe başladım ve otuz yıl süren meslek hayatımı sırasıyla Orhangazi, Muş, Sakarya ve Bursa’da sürdürdüm. Emekli olduğum 2010 yılından beri internet iletişimi vasıtasıyla yayınevi editörlüğü yapmaktayım. Basılmış iki kitabım var: Şiir incelemesi içerikli “Şiire Bakış Ötesi” ve muhtelif dergilerde yayımlanan hikâyelerimi topladığım “Kayıp Balkon”… 2021 başında, yeni hikâyelerimden oluşan “Çifte Çınarlar” başlıklı kitabım basılacak.

Sevgili okuyucular,

Yenigün gazetesinden köşe yazısı yazma teklifi gelince memnuniyetle kabul ettim ve bana ayrılan sayfayı “Edebî Esintiler” , “Sizden Gelenler” olmak üzere iki bölümde değerlendirmeyi planladım.  Sizden Gelenler” sütunları tamamen siz okuyucularıma, daha doğrusu genç şairlere ve yazarlara ait olacak. Amacım güzel ilçemizin genç yeteneklerini bulmak, onları teşvik etmek ve yönlendirmektir.

Böyle bir çalışmaya girmemin iki sebebi var: Birincisine hem öğretmenlikten hem de editörlükten kaynaklanan meslek hastalığı diyebiliriz. “Neymiş o hastalık?” diye sorduğunuzda şöyle cevaplayabilirim: “Bilgi ve tecrübeleri başkalarına aktarma arzusu…”

“Sizden Gelenler” köşesi açma sebeplerimden biri de yazma yolundaki en eski fakat asla unutamadığım bir hatıram. Yıl 1969, orta ikiden üçe geçtim; yaz tatilindeyiz. Köyde Karabaş ismini verdiğimiz sevimli, iri yarı ve sadık bir köpeğimiz vardı. Maalesef ki köy meydanında bir kamyon köpeğimizi ezdi. Karabaş’ın kanlı fakat canlı hâlini gördüm, ıstırap dolu inlemelerini işittim ve gözyaşı dökerek can verişini izledim.

Çok üzülmüştüm; olay aklımdan çıkmıyor, kanlı manzara sürekli olarak gözlerimin önünde canlanıyordu.  Uyuyamadığım için yatakta dönüp durduğum bir gece kalkıp “Karabaş’ın Ölümü” başlıklı bir hikâye yazdım. Sabahleyin hikâyemi babama okudum. İlk okuyucum ilk eserimi çok beğenmiş ve hikâyenin sonunu dinlerken gözyaşlarını tutamamıştı.

Birkaç gün sonra babamın talimatıyla hikâyemi çizgisiz dosya kâğıdına temize geçtim ve panayır sebebiyle İznik’e gittik. O yıllarda şimdi soyadını hatırlayamadığım Erdoğan isminde bir yerel gazeteci İznik’te dört sayfadan ibaret haftalık bir gazete çıkarıyordu. Babam, Erdoğan Bey’e hikâyemi vererek “Gazetenizde yayımlarsanız çok memnun oluruz,” dedi. Öbür hafta çarşamba günü babam öteberi düzmek için yine İznik’e gitti ve elinde beş altı yerel gazeteyle köye döndü. İnanılacak gibi değildi, evet Erdoğan Bey hikâyemi beğenmiş ve gazetesinin ikinci sayfasında yayımlamıştı.

Ne kadar sevindiğimi ve gururlandığımı anlatamam. Kendimi dünyanın en meşhur yazarı gibi hissediyordum.  İşte yazma yolundaki ilk başarım budur. İlk okuyucum, yani babam bu başarımı muhteşem bir hediyeyle ödüllendirmişti. Almanya’da işçi olarak çalışan bir komşumuza mektup yazarak daktilo siparişi vermiş. Birkaç ay sonra Erika marka, yepyeni ve harika bir daktilom olmuştu.

O devirlerde baskı ve yayın imkânları çok sınırlıydı. Günümüzde internette yüzlerce edebiyat sitesi var. Genç yetenekler yazılarını bu sitelere asıp okuyuculara ulaşabiliyor. Fakat yine de tecrübeli bir edebiyat öğretmeni, yazar ve editör olarak genç yeteneklere kısıtlı imkânlarımız olsa da yardım etmek isterim.

Yenigün gazetesinin değerli okuyucuları,

Önceki haftalarda belirttiğim gibi bu sayfanın yarısını Sizden Gelenler başlığı altında okuyucu yazılarına ayırmayı planladım. “Yazdım, yazıyorum, yazacağım” diyen okuyucularımızın eserlerini bu sayfada yayımlamak amacıyla erturanelmas@gmail.com adresime beklerim.

Sağlıcakla kalınız.

.

 

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder